Özen B. Demir
Kasvetli ve yüklü bir soru, ufukta sallanıyor hâlen. Onunla başlayalım: 6 Şubat 2023 depreminde, kaç kişi yaşamını yitirdi? Kaç insan defnedilebildi, kaç naaş kimliklendirilebildi? Daha da geriye gidilerek: Toplumsal-beşerî varlığımız açısından tam olarak ne oldu? Medyatik dildeki “bilanço” takıntısının da ötesinde, neler yaşandı? Bunun devlet-yurttaş ilişkiselliğindeki koordinatları nereye denk düştü? Oysaki biyoiktidar/biyopolitika kuramının müellifi Michel Foucault, şunu söylememiş miydi, devlet (state) ile istatistik (statistics) arasındaki etimolojik ve organik bağa referansla: “İstatistik, devletin kendisi hakkında bilmesidir.” Bu prensibin 6 Şubat travmasında Türkiye özelinde çuvalladığı muhakkak.
“Devlet biyopolitikası”na ilişkin şu derkenarı bir şerh olarak yerleştirmeliyiz belki de: Renkli kalemlerle koyultmak gerekir ki artık bir tür otomatik refleks arkı, sanki bir kuram iptilâsı veya “entelektüel tik” gibi Ortadoğu veya Yakındoğu’daki devlet-toplum ilişkiselliğini biyopolitik perspektiften masaya yatırma yönelimindetercih edilen referanslar, bana kalırsa hatalı veya eksik yönler taşıyor. Gene bana öyle geliyor ki, “düşünce”yi lafa tutarak oyalayan bir rezerv olmaktan, fikir müdavimlerini şaşkınlığa uğratacak yanıltıcı bir maskeli balo olmaktan fazlasıdır bu. Aksine, yüzümüze su çarparak bizi ayıltacak unsurlar barındıran gerçekçi bir teorik ikazdır. Tahayyül kudretini artıran, siyasal olanaklılığı geliştiren, kuramsal manevra alanını genişleten farklı Foucault okumalarına duyulan yakıcı ihtiyaç da, Foucaultcu yöntemin bizatihi “bilgi üretiminin kendisi üzerine bir düşünme pratiği” olmasına ilaveten, tam da aynı dinamizm ihtiyacından kaynaklanmaz mı: Onun ve ardıllarının (Agamben, Hardt-Negri) çizmiş olduğu yol haritalarının çeşitlendirilmesi, yaratıcı ampirik çalışmalar aracılığıyla yeniden değerlendirmeye açılması, kavram setinin uygulamadaki farklı tercümelerine, büründüğü renkli suretlere, o arada sınırlılıkları kadar umulmadık olanaklarına bakış atılması… Hepsi de siyasal alanı tuzaklayan statik ve skolastik okuryazarlığın aşılması arzusunda yakalamaz mı enerjisini? O hâlde merceğimizi yeni ufuklara göre inceltmemiz, iskâmbil destelerini yeniden karmamız, yenilikçi bir yırtılışa cüret etmemiz gerekiyor sahi. Yine de bunun, elinizdeki metnin omuzlarına yıkılamayacak kadar çetrefil ve zahmetli bir başlık olduğu da itiraf edilmeli.
“Farklı bir Foucault okuması” teklifinin uyandırabileceği içgörüler bahsine dönülürse: İşte, bu anlamda Türkiye özelinde de göreli olarak en isabetli kavrayışın, Foucault’nun Mark Neocleous tarafından polemikçi biçimde güncellenmiş, çırpılarak silkelenmiş veya modüle edilmiş hâli olduğunu kanısındayım. Evet, eğer ki ille de bir teorik şablondan veya tarihsel-toplumsal koordinatlara ilişkin bir “lejant”tan söz edilecekse, Türkiye vakasında Neocleous haklı gibidir. O da en temelde devlet iktidarının gözardı edilemez mevcudiyetinden ileri gelir: Normun “yasa” karşısındaki ikincil pozisyonu, hatta bizatihi “norma ihtiyaç duymayan yasa” formu üzerinden egemen (sovereign) iktidarın süreğenleşmiş suretleri… Böylece Neocleous, Foucault’nun açıkta bırakarak belli belirsiz kıldığı muğlâk formülasyonlarının önünü açarak bir ayıklamaya gider. İktidarın mücavir alanında “yasa”nın sahip olduğu kurucu önemi reddetmesini, yönetimsel (governmental) veya idarî (administrative) işleyişteki çarpan etkisini dışlamasını, hele hele “devlet”in merkezî konumunu iktidar analizinin çeperlerine fırlatmasını hatalı bulur. Sadece cezalandırma ve buyruğa indirgenemeyecek karmaşasıyla yasa, yine sadece monarşiye indirgenemeyecek spektrumuyla egemenlik işte orada, aramızdadır. Adlı adınca, “şiddet ve rızanın birleşik iktidarı”nı ele alan bir devlet biyopolitikası. Tıpkı iki büyük savaş arasında cereyan eden ve 1920’ler ilâ ‘30’ları boydan boya kat eden “nüfus davamız” tartışmalarının, Türkiye’de “sıhhî devletçilik” fikrinin öne çıkarılmasıyla, demografik kaygıların iktisadî kalkınma ve güvenlikçi/milliyetçi ideoloji ile eklemlenmesiyle sonuçlanmasında olduğu gibi.
Meramım o ki, örneğin, uzaklarda aramaya gerek yok, Sağlık Bakanlığı’nın kuruluş yasası A’dan Z’ye biyopolitik bir postülâdır. Zor veya uzak değil, seçenekler bol: Henüz bakanlığın ismi Muavenet-i İçtimaiye Vekâleti iken, Vekâlet’in neşriyâtından çıkan yayınlara kabaca bir göz atalım. 3530 Sayılı Beden Terbiyesi Kanunu’na (1938), onunla ilişkili nizamnâme ve talimatnâmelere göz atalım örneğin; yine Selim Sırrı Tarcan’ın 1932’deki Radyo Konferanslarım’ına bakalım. Hissemiz şudur: Cumhuriyet rejimi fiziksel bedeni yeni bir biyopolitik düzenin işlevsel ve sembolik bir kaynağı olarak görür; o arada yurttaş bedenleri de “sağlam”, “bereketli”, “hijyenik”, “çalışkan”, “üretken” ve “askerî” biçimindeki nitelikler istikâmetinde meşrulaştırılması ve desteklenmesi anlamına gelen yeni bir “tıbbî sicil”e göre konumlandırır. Yahut kısaca Sıhhiye ve Muavenet-i İçtimaiye Vekâleti’ni kuran 3 sayılı Kanun’u (1920), 1593 sayılı Umumî Hıfzıssıhha Kanunu’nu (1930), yine 1936 yılında çıkarılan 3017 sayılı Sıhhat ve İçtimaî Muavenet Vekâleti Teşkilât ve Memurin Kanunu’nu hatırlamak bile başlıbaşına yeterlidir. Kezâ 1930’larda “Eugenic, Öjenik, Eugenique, Eugenik, Öjenism, Irk Islâhı” gibi başlıklarda kaleme alınmış çok sayıda risâleye, yahut 1863’ten bugüne gelen Düstur tertiplerine, ciltlerine bakalım. Somut olarak, belleğe üşüşüyor: Ülkü mecmuasında yazılanlara, hatta bir sayısında (1934) Fahrettin Kerim Gökay’ın kaleme aldığı “Millî Nüfus Siyasetinde ‘Eugénique’ Meselesinin Mahiyeti” başlıklı makaleye, yine 1925 yılında İstanbul Türk Ocağı’nda “Cemiyet Sağlığı” üzerine verdiği bir konferansta Eugénique’ten bahseden, üç sene sonra kurduğu bir dergide de bu “tıbbî-içtimaî” meseleyi bir “efkâr-ı umumiye” davası hâline getiren, uzviyetçi cemiyet kavrayışıyla “demografi işi”ne bir hayli kafa yormuş olan Tevfik Remzi Kazancıgil’in hevesli üretimlerine… Kâfi gelecektir.
Yine biliyoruz ki Türkiye’de kadın-doğum ve ebelik branşının kurulması enikonu pronatalist bir yerden gerçekleşmiştir. Bütün bunlar milliyetçi bir doktrine dayanır. Devletlû kafayla işbirliğine girmiş, sağlık söylemini bu minvalde yeniden üretmiş hekimler, yaptıkları edimleri halk sağlığına ve kamu yararına, şöyle veya böyle “bekâ” söylemine dayandırır. Salgın veya âfet gibi katastrofik durumlarda ise, yine aynı hekimlik söylemi, bu kez türün selâmeti için söz alır. Kimse de bunu sorgulamayı akletmez. Belki hatta akletmesi de gerekmez. Bütün bunları biliyoruz. Biliyoruz ancak, bu ülke özelinde çok da abartmamak gerekiyor doğrusu. Zira, düşünelim ki bir tür cemaat muhayyilesi olarak ulusal bilinçliliğin olmazsa olmazı olan “matbuat kapitalizmi” (B. Anderson, 1983) bile, bu topraklarda “dergi furyâsı ve medya sistemi” üzerinden ancak 20. yüzyılın ilk çeyreğinde yeşerebilmişti. Örnekse Donald Quataert’in verdiği rakamlara göre 1840’tan önce, İstanbul’da yılda sadece 11 kitap basılmaktaydı; 1908’de ise bu sayı 285’e çıkmıştı. Kaldı ki, bu coğrafyadaki çok-dilli ve kozmopolit entelektüel ortam olanağının yok oluşu da o tarihlerdedir, yani geçtiğimiz asrın ilk çeyreğidir. İspanyolca konuşan Sefarad Yahudileri ya da Türkçe konuşan Ermeniler ve Rum Ortodokslar gibi, edebiyat alanındaki üretkenlikleri önemli bir düzeyi bulan ve bilgi iletiminin ayrılmaz bir parçası olan dilsel cemaatler ve okur toplulukları, neredeyse tamamen yok olmuştu. Entelektüel etkileşim ağında ne Balkanlar vardı ne de Akdeniz… Nitekim I. Büyük Savaş ve sömürgeciliğin sona ermesiyle misyonerlerin etkinliği de bitmişti.
Her hâlükârda, bakiyemiz odur; biraz pedantik olmak pahasına üsteleyerek söyleyelim ki, abartmamak ve teorik alet çantasını ihtiyatla kullanmak gerekir. Boşuna değil: Koşut bir yaklaşımla, COVID-19 pandemisinde açığa çıkan “yönetim krizi” bağlamında, Express dergisinden Anıl Olcan ile yaptığımız söyleşide (2021) şunları dile getirmiştim:
“Türkiye’deki yönetim krizine ise değinmek bile yersiz. Hatta öyle ki, kamusallığın bunca tahrip edilmiş olduğu bir ülkede, ne kadar ‘yönetim’den, ne kadar ‘idare’den veya ne kadar biyopolitikadan, ne kadar sermaye boyunduruğundan söz edilmeli, ayrımlar nasıl çekilmeli, ondan bile emin değilim. [Pandemiye ilişkin metinlerinde totaliterleşmeye dikkat çeken] Enzo Traverso’yu dosdoğru haklı çıkaracak bir politik manzara var Türkiye’de. Biyopolitikamız bile yeterince rafine veya sofistike değil belki de!”
İlginç bir örnek üzerinden gidelim: Türkiye tababetinin “kahraman” ve kurucu “paşa”larından olan, “ebelerin ebesi” ve “bekâr çocuk babası” namlarıyla bilinen Besim Ömer Akalın’ınkız kardeşi olan Macide’nin, anne ve baba adlarının aynı oluşu bile dikkate alınmayarak, sahiden de müthiş bir fâhiş hatayla nüfus idaresinde “eşi” olarak kaydedilmesi ve hatta bu “çift”in üzerine Tektaş soyadlı dört de çocuk eklenmesi, kısacası Besim Ömer’in anne tarafından akrabası olan Yahyâ Kemal’in bile hatırâtında “garip bir tesâdüf” diyerek -ama esasında gerçeği bilmeyerek- hayret etmekten kendini alamadığı bu hakikat, bir bakıma Türkiye biyopolitikasının gerçekçi bir karikatürüdür. Değil mi ki aynı Besim Ömer, tam da Türkçedeki akademik biyopolitika soruşturmalarının yıldızlaşmış simâlarından biri olarak, en ufak bir tereddüt dahi göstermeksizin kadın varoluşunu “zevce ve vâlide” olmaya indirgeyebilmekte, onun “hayât-ı istikbâli[nin], insâl-i müstakbeleyi [gelecek nesilleri çoğaltmaya] ıgdâ [gıdalanmaya] ve infâka [beslemeye] mecbûr” olduğunu, “ırkın temadisi [soyunun devamı] için, vâlidelik için” yaşadığını vurgulayabilmekteydi, göğsünü gere gere. Nitekim söz konusu gerçekçi karikatürün trajikomedisi veya sembolik hüsranı, tam da oradan ileri gelmekteydi: Öncü devletlû aktör ve devleti, dahası devletinin ülkesi ve milleti… Dolayısıyla Türkiye vakası da bir şeye indirgenebilir gibi durmakta ise şayet, o da nüfus dairesindeki kütüğün hantallığını ve bürokratik rasyonalitenin iflasını sereserpe resmeden Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz’dan (A. Nesin, 1977) başkası değildir belki de.
Sözü edilmeye çalışılan bu vasatlık, genellikle istatistikî beceriksizlerde veya âfetlerdeki idarî krizlerde karşımıza çıkar. Kayıplar dosdoğru sayılamaz, resmî kayıtlar daima eksik veya tutarsızdır. Hasar tespit çalışmaları da öyle… 6 Şubat’tan geriye, 1999 Gölcük Depremi örneği ortadadır. Yine çok sayıda başka örnek arasından, şunu da anımsatabiliriz: 1995 yılının Ekim ayındaki Dinar depreminde yaralıların Isparta’nın Keçiborlu ilçesine gönderilmesi talimatı verilmişti; o arada eşzamanlı olarak Keçiborlu’daki doktorlar da muhteşem bir şaşkınlıkla Dinar’a sevk edilmişti. Bütün bu aksaklıklar, resmî evraklara veya üstyazılara iliştirilen “sehven” kipiyle, başkaca yasal kılıflar ve karakuşî mugalâtalarla geçiştirilmişti. Öte yandan, söz konusu geçiştirmenin bir tür paradigma hâlini aldığını düşündürecek çok sayıda örnek bulabiliriz. Öyle ki bugüne bugün, Türkiye’nin toplumsal sağlığı bağlamında şu yakıcı olgulardan söz açabiliyor muyuz mesela: Anne sütünde, bebek idrarında ağır metal, başta Kızılırmak olmak üzere nehirlere, baraj veya şebeke sularına sızmış toksik maddeler, hava kirliliği ve ince parçacıklar (ultrafine particles, UFPs), “pnömokonyoz”lar ve meslekî kanserler… Biliyoruz ki Türkiye’de meslekî kanserlerle ilgili kayıt tutulmuyor, işçi ölümleriyle ilgili gerçekler gizleniyor, -başta kemoterapi ajanları veya antibiyotikler olmak üzere- ilaçlara bağlı ölümlerle alâkalı dürüstçe kayıt tutulmuyor, intihar oranları asla gerçeği yansıtmıyor, endüstriyel desiseler ile ekolojik yıkımlar halı altına süpürülüyor. Hele hele, düşünelim ki Çernobil nükleer kazasının (1986) sonuçlarından, Karadeniz’i etkisi altına almaması düşünülemeyecek olan “radyokontaminasyon”dan, “serpilme (fall-out) radyoaktivitesi”nden, “rezidüel radyasyon”dan resmî şantajlar ve “kamu yararı” uyarınca, “halkı paniğe ve korkuya sevk etmek” tehlikesinden kaçınma gerekçesiyle asla bahsedilmiyor. Hatırlardadır: Dönemin sanayi ve ticaret bakanı Cahit Aral, Karadeniz’de yetişen çayların radyasyondan etkilenmediğini ispat etmek için kameraların karşısında boy göstererek çayını yudumlamıştı. 1986 yılının Haziran ayında verdiği bir demeçte ise, daha da vites atarak “Dinine, imanına inananlar ‘Radyasyon var’ demez,” buyurabilmişti. O arada dönemin Türkiye Atom Enerjisi Kurumu (TAEK) başkanı, her nasılsa “Türkiye’ye ulaşsa bile etkilemez,” açıklaması yapmakla meşguldü. Kayıt ve bildirim sistemi özellikle, kasıtlı olarak kurulmadı. Öyle ki TBMM, 1993 yılında dahi konuya ilişkin bir soruşturma komisyonu kurulması önerisini reddetti. Yükseköğretim Kurulu (YÖK), Türkiye’deki tıp fakültelerine damgalı mektup yazarak Çernobil’in sağlık etkilerini “bildirmemelerini” istemişti. Klinik çalışmalar da hep o istikâmette seyretti. Kaldı ki, beşerî sağlığa ilişkin istatistikî veri kümesinin yokluğunda, başka türlüsü zaten mümkün olamazdı. Bütün o “yürek soğutan” çıkarsamalar ise hep fizik biliminin verileri ile birtakım dozimetrik hesaplamalar üzerinden yapılageldi.
Bu noktada, merkeziyetçi devlet kavrayışının ve devletçi ideolojinin şunca yaygınlığıyla, sembolik istilâsıyla bağıntısı üzerine düşünülebilir. 1927-30 yılları arasında Tarih-i Harp Dairesi (Müdafaa-i Milliye Vekâleti) başkanı olarak görev yapmış olan albay-cerrah Dr. Ali Osman Onbulak’ın hatırâtına, bilhassa da Op. Dr. M. Emin Erkul’un hem askerî hem de sivil alanda katıldığı “millî mücadele” dönemi anılarına (1954) göz attığımızda bunu net olarak teşhis ederiz: Hükûmet-vilayet ilişkileri çerçevesinde yapılanan merkez-çevre konfigürasyonu, bu topraklarda geçerliliğini sürdüren bir modeldir. Hiç değilse merkezin etrafında kümelenen çevre(ler) tasavvuru, tam da devletçi ideolojinin kavram haznesinin asal bir bileşenidir. Nitekim adem-i merkezî perspektif ile merkezî devlet modellerinin öteden beri birbiriyle didişmesi de bir bakıma bu ideolojinin hegemonyasına işaret etmez mi? Resmî/millî tarihçiliğin bıktırasıya servis ettiği, 1930’lardaki Türk Tarih Tezi ve sonrasındaki “güçlü devlet geleneği” ile “hikmet-i hükûmet” amentüsünde somutlaşan devlet kozmolojisinin, “devlet-i ebed-müdded” kutsiyetinin bugün de temel kurgu ve kalıpları itibarıyla canlılığını koruduğunu niçin düşünmeyelim? Geçmişimizde feodalitenin, yerinden yönetimin, “lord”luk gibi bir müessesenin olmayışı, bu coğrafyada devletle bireyi baş başa bırakır: Patrimonyal devlet geleneğidir bu.
Bunun anlamı, sözgelişi akademisyen Metin Heper’in seçkinci ve hayli “resmî ideolog” türevi bir yaklaşımla, “hikmet-i hükûmet” ve “aşkınlık” atıflarıyla bayraktarlığını yaptığı “güçlü devlet geleneği” tezini savunmak demek değildir elbette. Bu tunçtan tezi mümkün ve savunulabilir (ve hatta aktif siyasette sürdürülebilir) kılan şey, bizatihi bir hegemonya zemini olarak devletçiliğin kudretidir. Bu tür tezlerin savlanabilme koşullarını, düşünsel üretimini mümkün kılan kavranabilirlik ufku olarak devletçilik épistémèsidir. Bu anlamda 16. yüzyıldan itibaren kullanıma giren ve 17. yüzyılda itibaren yaygınlaşan “raison d’État”, “arcana imperii”, “Realpolitik” veya “hikmet-i hükûmet” kavramlarının şifrelediği doktrin açıktır. Bir faaliyet olarak yönetme, “menfaat” söylemi ve istihbarat-güvenlik siyaseti üzerinden gizemli ve anlaşılmaz kılıflar içine alınır. Yönetme işi sırlı ve hikmetli, hatta bir bakıma kamuoyuna mâl edilemeyecek denli “mahrem” bir meslek karakteri taşır. Bu karakter, ona sürekli olarak “kendi eylemlerinin amacını yeniden tanımlama ve baskı tarzlarına incelik kazandırma” olanağı sağlar, kıskaçlarını genişletir. Mark Neocleous’un tabiriyle bu bir politik bilgi problemidir ve hatta bir “epistemolojik proje” olarak devleti, yani bilginin üreticisi ve kollayıcısı olarak devleti meşrulaştıran politik imgelem problemidir: “Devlet yalnızca toplumsal bedeni oluşturup düzeni kurarak bir ülkeyi kontrol etmez, o aynı zamanda epistemolojik bir boşluğu da doldurur.” Ne olursa olsun hesaplaşılması gereken şey, devletsiz bir toplumun varlığını sürdüremeyeceği fikridir. Teorisist ve kültürelci tuzaklara kapılmadan, derinlemesine eşelenmesi gereken bir topraktır burası; katmanlı bir arkeolojik höyüktür.
Özet Kaynakça
D. Dinler, ‘Türkiye’de Güçlü Devlet Geleneği Tezinin Eleştirisi’, Praksis, 9. sayı, 2003, s. 17-54.
E. A. Aytekin, ‘Deprem, Toplum, Kamusal ve Bir Mücadele Alanı Olarak Devlet’, Birikim, 130. sayı, 2000, s. 66-71.
E. Sümer, ‘The Transformation of Health Policies in Turkey as Part of the European Integration: The Case of Cause of Death Statistics’, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Ankara: ODTÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2007, s. 59’dan itibaren.
F. K. Gökay, ‘Millî Nüfus Siyasetinde (Eugénique) Meselesinin Mahiyeti’, Ülkü: Halkevleri Mecmuası, 3/4, Mayıs 1934, s. 206.
G. Özcan ve E. V. Elgür, ‘Sırrın Tadına Varmak: Mark Neocleous ile Söyleşi’, Kampfplatz, 2/6, 2014, s. 169-190, özellikle, s. 182-185.
M. Fırat, ‘Doğal Âfetler’, Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ansiklopedisi: Yüzyıl Biterken (Cilt XII) içinde, İstanbul: İletişim, 1995, s. 420-426.
M. Heper, The State Tradition in Turkey, Walkington: Eothen, 1985 (Türkçede: Türkiye’de Devlet Geleneği, çev. N. Soyarık, Ankara: Doğu Batı, 2006).
M. Neocleous, ‘Devlet Aklı’, Devleti Tahayyül Etmek içinde, çev. A. Sarı, Ankara: Nota Bene, 2014, s. 69-121, özellikle, s. 80-81.
M. Neocleous, ‘Foucault ve Siyasetin Sonu’, Sivil Toplumu Yönetmek: Devlet İktidarı Kuramına Doğru içinde, çev. B. Ahıska, Ankara: NotaBene, 2015, s. 91-132, özellikle s. 101’den itibaren.
O. Tekelioğlu, ‘Türkiye’yi Foucault ile Beraber Düşünmek’, Türkiye’de Çağdaş Sosyoloji Konuşmaları içinde, ed. H. Etil ve M. Demir, İstanbul: Küre, 2018, s. 335-368, özellikle, s. 341-350.
R. Akdur, ‘Türkiye’de Sağlık Örgütlenmesinin Gelişimi’, Toplum ve Hekim, 5/28, 1980, s. 36-43.
R. Cooter, ‘After Death/After-‘Life’: The Social History of Medicine in Post-Postmodernity’, Social History of Medicine, 20/3, 2007, s. 441-464.
S. Aydın, ‘Reisü’l-Etıbbâ’dan Sağlık Bakanlığı’na’, Sağlık Düşüncesi ve Tıp Kültürü Dergisi, 47. sayı, 2018, s. 6-9.
S. Onbulak, Osmanlı İmparatorluğu’ndan Cumhuriyet’e Operatör Doktor Albay Ali Osman Onbulak ve Ailesinin Hayat Öyküsü, İstanbul: VTT, 2011.
S. Tekir, ‘Sıhhiye ve Muavenet-i İçtimaiye Vekâleti’nin Kuruluşu ve Erken Cumhuriyet Dönemindeki Faaliyetleri (1920-1930)’, Belgi, 18. sayı, 2019, s. 1301-1326.
S. Yardımcı ve S. Güvenç-Salgırlı, ‘Farklı Bir Foucault Okuması İçin Öneriler’, Toplum ve Bilim, 122. sayı, 2011, s. 9-18.
T. Bora, ‘Millî Tarih ve Devlet Mitosu’, Medeniyet Kaybı içinde, İstanbul: Birikim, 2015, s. 43-64.
U. Dere (haz.), Operatör Emin Erkul – Millî Mücadele ve Cumhuriyet Devrine Ait Hatıralar, İstanbul: Yeditepe Yayınevi, 2020.
U. Özmakas, ‘Yöntem-Olmayan-Yöntemler: Arkeoloji ve Soykütük’, Biyopolitika: İktidar ve Direniş içinde, İstanbul: İletişim, 2019, s. 74-90
Y. Yanıkdağ, Healing the Nation: Prisoners of War, Medicine and Nationalism in Turkey, 1914-1939, Edinburgh: Edinburgh University Press, 2013, s. 208-247.
