Film İncelemesi: Sarı Zarflar

Kültür-Sanat

Ben bir oyun yazarıyım.
Gördüğümü gösteririm.
Nasıl alınıp satıldığını gördüm insan pazarlarında
İnsanların
Bunu gösteririm, ben, oyun yazarı.*

Gönül Malat

Spoiler içerir.

Şu ironiyi en başta belirtmeliyim ki Sarı Zarflar tiyatroya bir güzelleme filmi. Şayet tiyatroyu seviyorsanız ve tiyatroyla dünyanın daha iyi bir yer olabileceğine inanıyorsanız bu filmi izlemek boynunuzun borcu artık. Çünkü anlatısı gerçekten insana dokunan, sistemi yeren ve karşı çıkan beş oyun yazarı arasında koşturuyor seyircisini. Tabii filmin içine tiyatronun dalmasının pek çok önemli nedeni var. En başta insanı ve olayları eyleme dönüştürerek doğrudan izleyici önünde canlandırılabilen, edebi metinlerle sahne sanatlarını birleştiren kolektif bir sanat tarzı olmasında yatıyor. Kanımca en önemli noktası da eyleme dayalı anlatısı tiyatronun. Buna mimik ve jestler de eklenince insanların, baskıcı iktidarların kendilerine neler yapageldiklerini anlaması yüzleşmesi çok daha kolaylaşıyor. Dolayısıyla iktidarlara karşı eylemlilik ve protestolar artıyor.  İşte tiyatro sayesinde protestoların kolayca açığa çıkabileceğini bilen baskıcı iktidarlar, ilk önce ortadan kaldıracakları sanat dalı olarak görüyor bu oyunları.

Sarı Zarflar, yönetmenliğini İlker Çatak’ın yaptığı ve senaryosunu yine İlker Çatak, Ayda Çatak ve Enis Köstepen’in yazdığı, başrollerinde zaten tiyatro kökenli iki usta oyuncunun -Tansu Biçer (Aziz) ve Özgü Namal (Derya)- yer aldığı Türkiye-Almanya-Fransa ortak yapımı sinema filmi. Bildiğiniz gibi 76. Berlin Uluslararası Film Festivali’nde en iyi film olarak Altın Ayı ödülünü kazandı.

Doğrusu İlker Çatak ile asıl ve değerli tanışmam hayli beğendiğim bir diğer filmi Öğretmenler Odası ile olmuştu. Öğretmenler Odası üzerine yazmak istesem de Almanya’daki çalışma ortamlarını –özellikle öğretmenlerin- bilmemek beni yazmaktan alıkoydu. Gerçi Çatak, Öğretmenler Odası’nda tüm açıklığıyla çalışma koşullarını büyük bir ustalıkla yansıtmıştı filmine de ben bu durumu yeterli netlikte anlat(a)ma(ma) kaygısı taşıdım.   Filme, gereken kıymetini yükleyemeyeceğimden çekindiğim için yazmadım sanırım. Fakat Sarı Zarflar, bizzat yaşadığım ve yaşananlara tanık olduğum bir senaryo-film. Dolayısıyla inceleme yazmak için oturdum bilgisayar başına. Daha doğrusu film üzerine yazmayı boynumun borcu olarak hissettim. Tanıklıkları, yıkılan aileleri, mecburiyetleri ve en önemlisi gelecekleri çalınmış çocukları yazmalıydım.

Filmin başlangıç sahnesi, aynı zamanda “Sessiz çığlık” atanlar ve kafeslere atılmış insanlarla “Karanlık” anlatısı olacağını belirten bir tiyatro oyunu ile başlıyor. Bu mizenabim- erken anlatıyla bağlanmış müthiş bir giriş kanımca. Postmodern anlatının en önemli yöntemlerinden birisi olan üst kurmacayı kullanarak Sarı Zarflar oyunuyla-oyun içinde oyun- da ilerliyor yönetmen. Zaten Aziz, güzel sanatlar fakültesinde çalışan, tiyatro oyunları yazan ve yöneten bir profesör. Karısı Derya da bir tiyatro oyuncusu! Bu üst kurmacaya hayran olduğumu belirtmeliyim.  Anlatının odağında tiyatronun yer alması aslında filmi de şehir görüntüleri dışında bir tiyatro sahnesine dönüşüyor sıklıkla. Yönetmenin, hayli iyi kurgulanmış selamı bu ustalara. En başta da Samuel Beckett’a. Hem Godot’yu Beklerken’i ve hem de karanlığı kanırttığı Eşlik kitabıyla. Nobel Edebiyat Ödüllü yazar bu eserinde ışıktan umudu iyice kesen ve adeta son soluğunu vermek üzere olan “İnsan(lığ)ı” anlatır. Atmosfer puslu ve bulanıktır. Olay örgüsü neredeyse yoktur. Eylem yoktur. Anlam yoktur. Zaman, bükülür ve kırılır bir niteliktedir. Hiçbir şey kesin değildir. Adı konulamayacak olan büyük ve telafisiz bir kayıp vardır sanki. Eşlik’teki hikâyelerin özneleri bu adsız kaybın etrafında dolanarak, sürünerek, düşüp kalkarak ama onsuz da yapamayarak içten içe dağılırlar. İşte Sarı Zarflar filminin de adsız kaybı –ki sonradan KHK’lılar olarak adlandırılacaklar- işleri, gelecekleri, idealleridir. Tüm bunlara, Beckett’ın kitab(lar)ında derin derin anlattığı bekleme ve sonsuz belirsizlik eklenir filmde.

Sarı Zarflar’ın, beş büyük oyun yazarı üzerinden ilerliyor olması kurgunun çıtasını hayli yükseklere taşımış kanımca. İlki doğrudan hepimizin bildiği Alman komünist şair ve yazar aynı zamanda Epik Tiyatronun piri diyebileceğimiz Bertolt Brecht. Yönetmen İlker Çatak, sarı zarflar ile nefis bir gönderme yaparak Almanya’daki faşist Hitler yönetimince Yahudileri işaretlemek(!) için kullanılan Sarı Davut Yıldızı’nı ve içerisinde yazılı “Yahudi” damgasını da bizlere hatırlatıyor doğrusu. Derya’nın, oyununun gösterimden kaldırılıp “Leyla ile Mecnun’unu” oynayacaklarını öğrendikten sonra oyuncu arkadaşı Sema (Seda Türkmen) ile sigara molasındaki “Tanrım güçlünün zayıfı soymasını engelle” repliği de –ki baskıcı ve faşist iktidara en iyi göndermelerden birisi- yine Brecht’in Cesaret Ana ve Çocukları adlı tiyatro oyununun Cesaret Ana’nın Şarkısında geçen bir dizedir. Bu şarkı sözlerini baskıcıyı bırakın hangi iktidar engellemek istemez ki?

İkincisini yukarıdaki paragrafta yazıma aldığım, kanımca filme başlangıcındaki karanlığı ve beklemeyi-beklentiyi katıştırmayı sağlayan Absürt Tiyatronun en değerli yazarlarından ve deneysel metinlerinden bildiğimiz S. Beckett (İrlandalı).

Üçüncüsü, torununu ders çalıştırmasından öğretmen-edebiyat-  olduğunu anladığımız babaanne ya da Güngör Hanım (İpek Bilgin) in adını andığı Avusturyalı-Alman oyun yazarı Nobel Edebiyat Ödüllü, feminist – komünist kalem ustası Elfriede Jelinek. Aydın bir kadın görüntüsü çizen babaanne özel okuldan alınıp devlet okuluna gitmek zorunda kalan torununa -Ezgi’ye (Leyla Smyrna Cabas) devlet okulunda Elfriede Jelinek gibi feminist yazarların okutulmadığından bahsederek iktidarın eğitim müfredatını eleştirdiği bir konuşması olur. Yine babaanne, konuşmanın devamında Heiner Müller’i de anarak konuyu derinleştirip oyun yazarlarına hakkını teslim eder. Ayrıca bir ekleme daha yaparak “Hep oyuncuları tanıyorlar yazarlarını hiç tanımıyorlar” der. Böylece Sarı Zarflar’ın en önemli nirengi noktasını –kendi oğlu Aziz gibi oyun yazarlarının anılmasını- masaya koyuverir. Bu arada sohbete “Hastalık Hastası” ile Fransız komedi oyun yazarı Moliere (Jean Baptiste Poquelin) de katılır. Filme giren tüm oyun yazarlarının buna Aziz de dâhil pek çok ortak özelliği arasında en öne çıkanı savaş karşıtı olmalarıdır. Ne yazık barışı istemek, savaşa hayır demek suçtur artık baskıcı iktidarın hüküm sürdüğü bu güzel ülkede. Oysa hepimiz biliriz ki savaş bir halk sağlığı sorunudur. Ve bunu bu şekilde beyan eden birçok kişi en başta TTB Merkez Konseyi üyeleri tıpkı filmdeki gibi sarı zarflar alırlar ve yargılanırlar gerçek hayatlarında. Sarı Zarflar filmi de işte anlatı odağına görevden uzaklaştırılanları ve onların yaşam mücadelesini alır.

Şehirlerin Berlin-Ankara ve Hamburg-İstanbul kişileştirilmesi ve eşleştirilmesi yani teşhis metodu filmin en beğendiğim noktalarından birisi oldu. Anavatan hasretinin sinematografik anlatısı başka nasıl olabilirdi ki zaten? Biliyorsunuz yönetmen Almanya da yaşıyor. Filmin anavatan-anadil (Kürtçe Oyun sergileme çabası ve yönetmenin anadili Türkçe açısından) üzerinden anlatı oluşturması da baskıcı rejimlerin sarı zarfları için iyi bir yergi içeriyor doğrusu.

Filmin başlangıcındaki kafeslerdeki insan esareti ironik bir şekilde daha da şiddetlenerek sonunda M. Foucault’ un faşist yönetimler için tarif ettiği panoptikon izlemine dönüşür. Bildiğiniz gibi sarı zarflar da ne acı ki bu izlemin sonucu yollanır/alınır. Yönetmenin bu göndermesine hayran olduğumu belirtmeliyim.

Kuşak çatışmalarının da işin içine karıştığı filmde babaannenin eski bir yöntemle- çanta karıştırarak- torununu denetlemesi Ezgi’yi aşırı yaralar. Çünkü aslında filmde yaşanan çağa ayak uydurmayı başarmış, farkındalığı yüksek tek karakter neredeyse Ezgi’dir. “Rektörden ne bekliyorsunuz ki altında imzası var?” sorusu da bunun göstergesidir. Zaten rektör de Ezgi’nin bu öngörüsünü anında haklı çıkarır. Filmin sonunda “Tiyatronun artık dünyayı kurtaracağına inanması ve beyan etmesi” ise bu farkındalığının sonucunda ortaya çıkan bir durumdur.

Filmde ataerkil yapıyı eleştiren ve daha feminist anlatıya uzanan diyaloglar yine harika yerleştirilmiş yönetmen tarafından perdeye. Aziz’in Derya’ ya söylediği “Seni ben yarattım” sözü bunun en güzel örneklerinden birisi. Buna karşı Derya’nın sarı zarflar oyununda eleştirdiği didaktiklik, seyirciye parmak sallama eleştirisi ile panoptikon gözlerin önünde anadan üryan olma önerisi- ki yine çok güzel bir baskıcı rejim anlatısıdır- Derya’nın önerdiği şekliyle oyuna uyarlanır.

Aziz’in çaresiz kalarak gece vardiyası taksiciliği yapması, Derya’nın duruşunu onaylamadığı bir kanalda dizi çekmek durumunda kalması ama her ikisinin de tiyatro disiplininden gelen o dönüştürücü – direnişçi karakterleriyle yeni işlerinde de kendilerinden bir şeyler katmaları dönüştürüp geliştirmeleri ve finalin gökyüzüyle bağlanması her şeye rağmen ümit var olduğunu anlatısına katmasıyla da sonlanır film. Yine film sonundaki “Peruklu Derya” yönetmen tarafından uyarlanmış harika bir metafora götürür seyircisini. O fikirlerini ve çizgisini beğenmediği kanalda perukla oynaması ve o “sarı” peruğun bir türlü başına oturmaması Derya’nın durumunu gözler önüne serer.

21.05. 2026

* Oyun Yazarının Türküsü, Bertolt Brecht şiiri, Çeviri: A. Kadir – Gülen Aktaş

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Güvenlik Kodu * Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.