KHK’lı Barış Akademisyeni Olmanın On Yılından Satırbaşları

Gündem

Son yıllarda anayasal güvenceler yok sayılarak, KHK’ler ile kamu görevinden ihraç edilen hekimler ve tıp akademisyenleri, sağlık ortamımızın en derin yaralarından birini oluşturuyor. Bir gecede, hiçbir hukuki gerekçe gösterilmeden ve savunma hakkı bile tanınmadan hastalarından, öğrencilerinden ve kürsülerinden koparılan meslektaşlarımızın yaşadığı bu süreç gerçek anlamda sadece bir iş kaybı değil; ağır bir “sivil ölüm” dayatmasıdır. Onlar kamusal sağlık hakkını ve akademik özgürlüğü savundukları için hedef seçildiler. Uğradıkları tüm sosyal, ekonomik zorluklara ve kurumsal yalnızlaştırma çabalarına rağmen, mesleki onurlarından ve etik ilkelerinden asla ödün vermediler. Çok şey istemiyorlar; gasp edilen haklarının iadesini, adil bir hukuki düzeni ve mesleklerini özgürce yapabilecekleri güvenli bir geleceği geri istiyorlar.

Tıp Dünyası’nda bundan sonra KHK ile ihraç edilen hekimlerin ve akademisyenlerin hikayelerine yer vermek istiyoruz.

 

Dr. Hafize Öztürk Türkmen

Türkiye akademi tarihinde 2016 yılı, daha önceki kırılmalarla karşılaştırılamayacak ölçüde ağır bedellerin ödendiği ve akademinin çökertilmesiyle sonuçlanan bir sürecin başlangıcı olarak nitelendirilebilir. Birkaç yıl önce başlayan ve ülkenin uzun yıllardır kanayan yarası Kürt sorununun barışçıl yöntemlerle çözümünü amaçladığı için kimi tartışmalarla birlikte geniş kamuoyu desteği kazanan çözüm süreci, Ortadoğu coğrafyasını kasıp kavuran savaş ortamı ve içerideki militarist politikaların da etkisiyle her ne olduysa bir anda bitirilmiş, ülke yine büyük kentlerde patlayan bombalar, olağan koşullarda yapıldığı halde çıkan sonuçlardan hoşnut olunmadığı için iktidar gücüyle geçersiz sayılıp adaletsiz ortamda yinelenen seçimler, güneydoğudaki il ve ilçelerde ablukalar, köy ve mahalle boşaltmalar, “terörle mücadele” adı altında yürütülen bombalamalar, ağır yaşam /insan hakları ihlalleri ve hendek tartışmalarıyla bir korku iklimine sürüklenmişti.

Her tür demokratik hak talebinin baskı ve yıldırma politikalarının hedefi haline getirildiği bu ortamda, yurtiçi ve yurtdışında görev yapan 1128 akademisyen tarafından imzalanan, son günlerde yaşanan insan haklarına aykırı uygulamaların bir an önce sonlandırılması ve barış görüşmelerinin yeniden başlatılması talebini seslendiren “Bu suça ortak olmayacağız!” başlıklı bildiri 11 Ocak 2016 tarihinde kamuoyuna açıklanmıştı. İki gün içinde iktidarın en yüksek katlarından yapılan bildiriye ve imzacılara yönelik hakaret dolu açıklamalar yeni dönemin habercisiydi artık; “kendisine akademisyen diyen karanlık adamlar”, “aydın müsveddeleri”, “mankurtlar”, “teröristler”, “hainler” bunlardan yalnızca birkaçıydı. Bu yüksek perdeden saldırıya ilk yanıt iki gün içinde imzacı sayısının 2212’ye çıkarılmasıyla verilmişti. Sonraki dönemde “Barış Akademisyenleri” adıyla anılacak olan imzacılar hakkında YÖK ve rektörlükler marifetiyle ardı ardına açılan idari soruşturmalar, adli süreçler, gözaltılar, tutuklamalar dönemi başlatılmıştı. Düne kadar “hocam” dedikleri ve üniversite eğitim politikalarını birlikte belirleyip, birlikte hizmet yürüttükleri çalışma arkadaşlarını iktidar diliyle bir anda ötekileştirip adeta düşmanlaştıran rektörler, yasaya ve yönetmeliklere aykırı soruşturma komisyonları oluşturmakta sıraya dizilmişlerdi. Açılan soruşturmalarda aynı metne imza atan akademisyenler hakkında cezaya yer yok, uyarma, kınama, kamu görevinden ihraç gibi birbirinden farklı yaptırım kararları önerilmişti.

Nihayet 15 Temmuz 2016’da gerçekleştirilen darbe girişimi her ne kadar başarısızlıkla sonuçlansa da yeni bir dönemin başlatılmasının eşsiz gerekçesini oluşturmuştu, öyle ki 251 kişinin yaşamını yitirdiği, yüzlerce insanın yaralandığı, TBMM’nin bombalandığı, başkentin bombardımana tutulduğu darbe girişimi “Allah’ın bir lütfu” olarak nitelendirilebilmişti. Ülke tarihinin önemli dönemeçlerinden biri olan darbe girişimi sonrası ilan edilen OHAL- ve ardından gelen KHK’lar, imzacı akademisyenler için de özel bir anlam taşıyordu artık. Art arda yayımlanan gece yarısı KHK’ları, akşam kamu çalışanı olarak uykuya dalan binlerce emekçiyi sabah alacakaranlığında işsiz olarak uyandırmaya başlamıştı. FETÖ ile mücadele adı altında yürütülen muhalifleri ezme uygulamaları gün geçtikçe tarihteki cadı avlarının en büyüklerinden biri olarak anılmayı hak edecek boyutlara ulaşıyordu. Barış Akademisyenlerine yönelik ilk ihraçlar “zamanlama manidar” dedirtecek şekilde 1 Eylül 2016 tarihinde, -Dünya Barış Gününde- Kocaeli Üniversitesi’nde başlatılmış; 1563 tarihli ünlü Cadı Balyozu (Malleus Maleficarum) Kararnamesini aratmayan “OHAL Balyozu” devreye sokulmuştu. 22 Kasım’da yayımlanan 677 sayılı KHK ise, Akdeniz Üniversitesi’nden 6’sı hekim 8 imzacı akademisyenin, yani bizlerin kamu görevinden çıkarılmasına yol açmıştı.

15 Temmuz 2016 Darbe girişimi sonrasında 398’i devlet üniversitelerinden, 8’i vakıf üniversitelerinden 406 imzacı akademisyen, OHAL döneminde çıkartılan KHK’larla görevlerinden ihraç edildiler, ihraç edilen Barış Akademisyenlerinin 29’u hekimdi. Bu süreçte 89 imzacı akademisyen sözleşmeleri yenilenmeyerek ya da iş akitleri feshedilerek işten çıkartıldı, 72 imzacı akademisyen çalıştıkları kurumda uygulanan baskılar sonucunda görevlerinden istifa etmek zorunda kaldılar,  27 imzacı akademisyen yine aynı nedenlerle emekliye ayrılmak zorunda kaldı. Ayrıca 611 imzacı hakkında ‘terör örgütü propagandası yapmak’ suçlamasıyla açılan ceza davaları, 2019 yılındaki AYM kararı sonrası beraatle sonuçlandı. Özetle, AYM tarafından “ifade özgürlüğü” kapsamında değerlendirilmesi gerektiği hükme bağlanan bir fiilden dolayı, 549 Barış Akademisyeni görev yapmakta oldukları kurumlardan uzaklaştırılmış oldu.

KHK’larla ihraç edilmek, akademisyenlerin yalnızca işsiz kalıp “ağaç kökü yesinler” buyruğuna muhatap olmasıyla sınırlı kalmayıp ailelerini, eşlerini, çocuklarını da doğrudan etkileyen bir dizi kuşatıcı yaptırımla da karşı karşıya kalmasına yol açmıştı.  Bunlar arasında ilk akla gelenler; yurt dışı seyahat yasakları (eşler ve çocukları içeren), özel sektörde çalışma taleplerine getirilen engeller, KHK’larla doçentlik başvurularının reddi, uzmanlık derneklerindeki görevlerinin sonlandırılması, akademik dergilerde yayın taleplerinin engellenmesi, yayın listelerinden ve kongrelerden dışlanma, tez danışmanlıklarının ve konularının tez öğrencilerini zor durumda bırakma pahasına sonlandırılması,  sosyal baskılar, iktidarın hedef gösterme, ötekileştirme değersizleştirme, dışlama söylem ve pratikleri olarak sıralanabilir.  Bu süreçte yaşadığımız ağır fiziksel, psikolojik, sosyal ve siyasal travma ortamında, haksız –hukuksuz uygulamalara dayanamayıp yaşamına son veren ve bizlere dayanışmanın anlamını bir kez daha acı içinde hatırlatan iki genç akademisyeni anmadan geçemeyeceğim: İmzacı olduğu için görev süresi uzatılmayan Çukurova Ü. Arş. Gör. Dr. Mehmet Fatih Traş’ın intiharı, 27.02.2017 ve açığa alma ve ihraçlar sonrası Katip Çelebi EAH asistanı- Dr. Hasan Orhan Çetin’in intiharı (19.02.2017).

Barış talebine yönelik bir dilekçeye karşı siyasal iktidarın çok yönlü saldırısıyla başlayan ve imzacı akademisyenleri birer “medeni ölü”ye mahkum etmeye endeksli yürütülen bu süreç, elbette hukuksal, politik ve sosyal açıdan çok yönlü bir mücadeleyi de beraberinde getirdi. OHAL İşlemleri İnceleme Komisyonuna yapılan işe dönüş başvurularının reddi üzerine başlatılan ve sırasıyla ilk derece idare mahkemeleri, Bölge İdare Mahkemeleri, Danıştay, AYM ve AİHM’de görülmekte olan davalar henüz karara bağlanamadığı, bir mahkemeden ötekine sürüncemede bırakıldığı için çok sayıda Barış Akademisyeni üniversitelerine dönebilmiş değildir. Ocak 2026’da imzanın 10. Yılında kamuoyuna açıklanan davaların durumuna ilişkin rapora göre tablo şu şekildedir; işe dönüş başvuruları hakkında idare mahkemelerinde 170 kabul, 184 ret, Bölge İdare Mahkemelerinde 91 kabul, 99 ret, 164 karar yok, Danıştay’da 4 kabul, 3 ret, 5 istinaf aşaması, 178 karar yok, Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu’nda 1, AYM’de 3 karar yok. Yıllara yayılan bu işe dönememe durumunun, yargısal sürecin yavaşlığı yanı sıra üniversite yönetimlerinin bu haksız-hukuksuz uygulamaları sürdürme konusundaki inatçı tutumundan kaynaklandığı göz önünde bulundurulursa, iktidarın akademinin dönüştürülmesi planında önemli bir yol kat ettiği söylenebilir.  

TTB, Eğitim Sen, SES avukatlarının eşsiz emeği ve dayanışmasıyla sürdürülen hukuksal mücadele yanı sıra, Barış Akademisyenleri olarak akademik çalışmalarımızı üniversite kampüslerinin dışında toplumla buluşarak yürütmek akademik sorumluluklarımızın ve bireysel varoluşlarımızın vazgeçilmez gereği haline gelmişti. Bu amaçla ihraçlarla birlikte farklı illerde kurulan dayanışma akademileri ve çeşitli organizasyonlar, yıllar içinde programlarını güncelleyerek büyük ölçüde çalışmalarını sürdürmektedir. Akademik-sosyal dayanışmanın ve kolektif üretimin adresleri olarak Kocaeli Dayanışma Akademisi (KODA), Ankara Dayanışma Akademisi (ADA), İzmir Dayanışma Akademisi (İDA), Antalya Dayanışma Akademisi (AnDA), Mersin’de kurulan Kültürhane, toplumsal cinsiyet çalışmaları yürüten AĞ-DA ve İstanbul’da kurulan BİR-ARA-DA Derneği bunlar arasındadır. OHAL KHK’ları ve ihraç sürecinde yaşananları dile getiren ve bu bağlamda tarihe not düşen Akademisyenlerden KHK Öyküleri, OHAL’de Hayat, Barış, İçin Akademisyenler, Kocaeli Dayanışma Akademisi’nin İlk Uzun Yılı, Hudut Dışı Öyküler, İmza ve Ötesi gibi kitaplar bu kolektif üretimin birer sonucudur. Bu çalışmalar pandemi döneminde de çevrimiçi akademik söyleşiler, sempozyumlar, paneller şeklinde sürdürülmüştür. Dayanışma akademilerinin toplumla buluşma deneyimi açısından bir örnek olarak AnDA çalışmasından söz edebiliriz. Akdeniz Üniversitesi’nden Kasım 2016’da ihraç edilen, aralarında benim de bulunduğum 8 akademisyen tarafından Ocak 2017’de kurulan AnDA, Eğitim Sen Antalya Şubesi işbirliğinde ve Antalya Emek Demokrasi Platformu üyelerinin katılımıyla çalışmalarını yürütmüş, 2017-2020 yılları arasında periyodik ve halka açık 25 söyleşi gerçekleştirmiştir. Farklı illerden Barış Akademisyenlerinin de konuk konuşmacı olarak davet edildiği bu söyleşilerde akademik özgürlük, üniversite özerkliği, Anayasa, devlet bütçesi, gıda ve ekoloji, sağlık hakkı, şehir hastaneleri, eşitlik ve sağlık, yaşlılık, biyopolitika ve biyokapital, toplumsal cinsiyet eşitliği, Pamfilyalı hekimler, Hamlet gibi konular tartışmaya açılmıştır. Bilgi paylaşımı ve bilginin toplumsallaşmasına katkıya sosyal programların da eşlik ettiği bu söyleşiler dayanışmanın güçlendirilmesi açısından da değerli buluşmalar olmuştur.

Türkiye üniversitelerinin konuya ilişkin derin suskunluğuna karşın KHK’larla isten atılmalara karşı yapılan açlık grevleri, konuyu gündemde tutan sayısız basın açıklamaları,  yurt içi ve yurtdışında gerçekleştirilen “Hocama Dokunma” eylemleri, İstanbul Tabip Odası tarafından Barış Akademisyeni hekimlerle sahneye konulan “Timsah” oyunu,  TTB tarafından düzenlenen ve çok sayıda emek-meslek örgütü temsilcisi ile ihraç hekimlerin katılımıyla Ocak 2017’de Ankara’da yapılan “OHAL Sürecinde İşten Atılan Hekimler: Kurumsal ve Mesleki Sorumluluklarımız Çalıştayı” dönemin politik hatıraları arasında yer almaktadır.

Sonuç olarak, siyasal iktidarın toplumu sindirme, neoliberal ve militarist politikalarını sürekli kılma stratejilerinin bir parçası olan OHAL-KHK uygulamaları Barış Akademisyenlerinin de içinde bulunduğu çok sayıda insanın yaşamını derinden etkilemiş, olmakla birlikte barış içinde birlikte yaşama, insan haklarına ve insan onuruna yaraşır bir yaşamı savunma, akademik özgürlükler de içinde olmak üzere düşünce ve ifade özgürlüklerden yana tutum alma iradesini kıramamış, aksine bilginin toplumsallaşması, kolektif üretim deneyimlerinin pekişmesine ve dayanışma ağlarının güçlenmesine yol açmıştır.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Güvenlik Kodu * Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.