Bambu’dan Elbistan’a Uzanan Bir Vicdan Hikâyesi

Gündem

Dr. Ahmet Tuncay Batur ile doğa, vicdan ve birlikte yaşamak üzerine bir söyleşi…

Dr. Nilüfer Benal

İnsan bazen bir şehre, bazen bir sese alışıyor. Ben İzmir’e önce iki çift gözle alıştım.

Bu söyleşinin hikâyesi, İstanbul’un kalabalığını, gürültüsünü ve telaşını geride bırakıp İzmir’e taşınmam ve Dr. Ahmet Tuncay Batur’la aynı kurumda çalışmaya başlamamla çatıldı.

Yeni iş yerime geldiğim ilk gün, beni İzmir kadar güzel iki canlı karşıladı: Buddy ve Tripod.

Buddy; kocaman bahçesinde, büyük kulübesinde adeta bir kral gibi yaşayan, afacan, oyunbaz, sahiplenilmiş bir köpekti. Tripod ise tek ayağı ampute olmasına rağmen son derece hareketli, bir kraliçe kadar mağrur, nevi şahsına münhasır, sahiplenilmiş bir kediydi. Bu şehirde henüz çok az insan tanıyorken, beni dostlukla ilk sarmalayan da bu iki canlı olmuştu.

Elbette onların varlık nedeni yalnızca bizleri mutlu etmek değildi. Tıpkı insanlar gibi onlar da güven ve sıcaklık arıyor; kimi zaman hastalanıyor, kimi zaman bize güceniyor ama yine de insandan medet umuyorlardı. İşin özü, sahiplendim demek değil, sorumluluk almaktı.

Buradaki çalışma hayatım bir yılı doldurmaya yaklaşırken, Dr. Tuncay Batur’un yalnızca bahçemizde sahiplendiklerimize değil, pek çok sahipsiz hayvana da büyük bir merhamet ve sağduyuyla yardım eli uzattığına tanıklık ettim.  Kendisi yıllardır insan sağlığı için çalışan bir hekim olmasının yanında, hayvan hakları mücadelesinin içinde sessiz ama kararlı bir emek veriyor. Deprem bölgelerinde sahipsiz kalan hayvanlardan yangın alanlarına, barınak çalışmalarından çocuklara yönelik sosyal projelere uzanan bu hikâyede; aslında insanın vicdanla kurduğu ilişkinin izleri var.

Hayvanlara karşı duyarlılığınızın başlangıcı çocukluk yıllarına mı dayanıyor?

Kesinlikle. Benim çocukluğum bugünün Çeşme’sinde değil; hâlâ toprağın, hayvancılığın ve doğanın gündelik hayatın bir parçası olduğu eski Çeşme’de geçti. 1970’li yılların o daha sakin, daha yavaş zamanlarında…

Evimizin kapısı her zaman bir canlıya açıktı. Bir köpek, bir kuş, bazen yaralı bir hayvan… Çocukken bunun ne kadar özel bir şey olduğunu fark etmiyorsunuz aslında; sadece birlikte yaşamayı öğreniyorsunuz.

Dayımın da üzerimde çok büyük etkisi oldu. Doğaya yaklaşımı, hayvanlarla kurduğu ilişki, onların bir “eşya” değil bir hayat olduğunu hissettirmesi… Bunlar insanın içine küçük yaşta yerleşiyor.

Yıllar sonra yoğun meslek hayatının içinde o çocukluk duygusu hiç kaybolmadı. Ama galiba asıl kırılma noktası kızım Bambu’ydu. Onu sahiplendiğim gün şunu fark ettim: Hayvan sevgisi yalnızca kendi evindeki canlıyı korumak değil. Eğer sokakta korkuyla yaşayan bir hayvanı görmüyorsanız, eksik bir sevgiden söz ediyoruz demektir.

Hekimlik ile hayvan hakları mücadelesi arasında nasıl bir bağ kuruyorsunuz?

Aslında ikisinin merkezinde de aynı şey var: yaşam.

Biz hekimler hayatın en kırılgan anlarına tanıklık ediyoruz. İnsanların korkularını, yalnızlıklarını, çaresizliklerini görüyoruz. Bazen bir hastanın gözündeki kaygı, bazen bir yakının sessizliği uzun süre insanın içinde kalıyor.

Sanırım bu yüzden hayvanlar için bir şey yapmak bana yalnızca vicdani değil, ruhsal olarak da iyi geliyor. Çünkü orada daha saf bir bağ var. Bir canlının korkusunu azaltmak, açlığını gidermek ya da ona yeniden güven duygusunu hatırlatmak… Bunlar insanın kendi içindeki sertliği de yumuşatıyor.

Tabii bu mücadele tek başına yürümüyor. Eşim başta olmak üzere yol arkadaşlarımın desteği olmasa birçok şey mümkün olmazdı. Hayvan hakları biraz da birlikte omuz verme işi.

Deprem bölgesindeki çalışmalarınızdan sık sık söz ediliyor. Sizi en çok etkileyen an neydi?

Elbistan.

Bunu hiç düşünmeden söyleyebilirim.

Depremden sonra insanların bile hayatta kalmakta zorlandığı günlerde, çöplük alanında birbirine saldıran yüzlerce aç hayvan görmek çok ağırdı. Hava soğuktu, yiyecek yoktu, düzen yoktu. İnsan çaresizliğinin yanında bir de hayvanların sessiz çaresizliği vardı.

Götürdüğünüz mamaları bırakıyorsunuz ama bunun yalnızca o güne ait küçük bir nefes olduğunu biliyorsunuz. Asıl zor olan da buydu.

Orada şunu fark ettim: Afet dediğimiz şey yalnızca insanı vurmuyor. Doğadaki bütün canlıları etkiliyor. Ve biz afet planlarını hâlâ çoğunlukla sadece insanlar üzerinden kuruyoruz.

Belki de o gün, afetlerin yalnızca insanlar için değil, bütün canlılar için yıkım olduğunu daha derinden kavradık. Bu farkındalıktan sonra afetlerde hayvanlar için ne yapabileceğimizi düşünmeye başladık. Olağanüstü durumlarda, afetlerde kullanılabilecek bir “hayvan kurtarma aracı” projesi üzerinde çalıştık. Bu düşüncemizi AFAD ile de paylaştık ve çok olumlu geri dönüşler aldık.

Çünkü enkazdan bir insanı kurtarmak ne kadar önemliyse, bir canlının açlıktan ya da korkudan ölmesini engellemek de o kadar önemli.

Hayvan hakları konusunda toplumda nasıl bir iş birliği sağlanabilir? Daha başka neler yapılabilir?

Hayvan haklarını korumayı yalnızca mama bağışıyla sınırlamak çok kısır bir bakış açısı olur. Bu mücadelenin vicdani olduğu kadar hukuki, etik ve toplumsal boyutları da var.

Üstelik zaman zaman karşınıza çıkan öfke ve şiddet diliyle de mücadele etmek zorunda kalıyorsunuz. Bu nedenle nerede duracağınızı, nasıl ilerleyeceğinizi iyi bilmeniz gerekiyor.

Bu alanda gerçekten büyük emek veren çok değerli insanlar ve dernekler var. Onlarla sürekli fikir alışverişi yapıyor, ortak projeler geliştirmeye çalışıyoruz. Açıkçası benim yaptıklarımın, bu mücadeleye yıllarını veren insanların emeğinin yanında çok küçük kaldığını düşünüyorum.

İleriye dönük en büyük beklentim; hayvan hakları derneklerinin, gönüllülerin ve kamu kurumlarının aynı çatı altında, etik ilkeler doğrultusunda çalışan daha güçlü bir yapı oluşturabilmesi. Çünkü bu mücadele yalnızca gönüllü insanların maddi ve manevi çabalarıyla sürdürülebilecek bir alan değil. Devletin bu konuda hem düzenleyici hem destekleyici bir rol üstlenmesi gerekiyor.

Sizce toplum neden sokak hayvanları konusunda bu kadar sert kutuplara ayrılıyor?

Çünkü korku çok kolay yayılıyor, merhamet ise emek istiyor.

Oysa meseleye biraz daha yakından baktığınızda şunu görüyorsunuz: Sokakta yaşayan hayvanların büyük bölümü zaten insan terklerinin sonucu. İnsan eliyle oluşan bir sorunun yükünü yine hayvanların omzuna bırakıyoruz.

Ben sokak hayvanlarından korkan ya da öfke duyan insanları suçlamıyorum. Ama onları mutlaka bir barınağa davet ediyorum. Birkaç saat geçirsinler istiyorum. Üşümekten titreyen, bir köşeye sinmiş, yalnızca güvende olmaya çalışan bir canlıyı görünce insanın içinde bir şey değişiyor.

Vicdan bazen sadece bakmayı öğrenmekle başlıyor.

Çocuklara yönelik çalışmaları özellikle önemsediğinizi söylüyorsunuz. Neden?

Çünkü umut hâlâ orada.

Biz yetişkinler doğayla ilişkimizi büyük ölçüde kaybettik. Çocuklar ise hâlâ bir ağaca, bir kuşa ya da bir köpeğe içgüdüsel olarak yakın hissedebiliyor kendini.

Ben merhametin bulaşıcı olduğuna inanıyorum. Bir çocuğa doğayı sevmeyi öğrettiğinizde aslında yalnızca hayvan sevgisi vermiyorsunuz; birlikte yaşamayı öğretiyorsunuz.

Bugün doğayı yok ederek yalnızca hayvanların yaşam alanlarını değil, insanın geleceğini de yok ediyoruz. Çocukların bunu erken yaşta fark etmesi çok önemli.

Açıkçası bu konuda en büyük umudum gençler.

Bugünden geriye baktığınızda kendinizi nasıl tanımlıyorsunuz?

Kendimi yalnızca hayvansever biri olarak tanımlamıyorum aslında. Ben doğayla kavga etmeyen bir yaşam biçimine inanan bir hekimim.

Bu dünyanın sadece bize ait olmadığını kabul ettiğimiz gün birçok şeyi değiştirebiliriz diye düşünüyorum. Çünkü insan doğadan üstün değil; onun bir parçası.

Belki de bütün mesele bunu yeniden hatırlamak.

Belki de mesele yalnızca hayvanları korumak değil; insanın kendi vicdanını kaybetmemesi. Çünkü doğadan uzaklaştıkça biraz da birbirimizden uzaklaşıyoruz. Dr. Ahmet Tuncay Batur’un anlattıkları boyunca aklımda hep aynı düşünce dolaştı: Dünyayı birlikte paylaştığımız canlılara karşı ne kadar iyiysek, belki insanlığımız da o kadar derinleşiyor.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Güvenlik Kodu * Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.