Eren Aysan
Ceyhun Atuf Kansu, “Bir Kasaba Hekiminin Defteri” kitabında, Turhal’daki ilk hastasını şöyle anlatır: “Bir hasta bir hekim için evrendir. Araştırılması, bilinmesi gereken bir evren.”
Satı, paçavraya sarılmış, akciğerini üşütmüş bir bebektir. Annesi şöyle seslenir doktora: “On ikinci çocuğum bu. On bir çocuğum öldü. Eğer bu da ölürse boşayacak adam beni.”
Kansu, yazmaya devam eder: “Yeniden ağlamaya başladı el kadar bebek. Bu sefer de bir damla gözyaşı paçavralar arasından yanağına düştü. Toprak, kir içinde idi. Gözleri kapanmıştı, ucundan irin akıyordu. Çok bakımsızdı, bir avuç gübre kokuyordu. ‘Bu bebeği yatıracağım. Ve bir bebeğe nasıl bakılır, göstereceğim. Sen bebeğine bakmayı öğrenirsen, göreceksin, yaşayacaktır!’”
Hekimlik, yoksul Anadolu insanına inatla yaşamayı öğretme becerisidir. Gerçekten de hekimlik kof bakışlarla değil insan sıcaklığıyla bütünleşirse değer kazanır. Hastanelerin soğuk, mavi, kirli odalarını içten bir gülümseme tozpembeye çevirebilir. Samimi bir bakış, dokunuş, ağızdan dökülen yumuşacık sözcükler hastanın duyduğu kaygıyı dindirir. Aynı bedenindeki acıyı, sancıyı dindirdiği gibi. Bu nedenle hekimlik yalnızca vücudu bilme, tartma, aksaklıkları görme, teşhis koyma, tedavi etme birikimi değil, aynı zamanda çok karmaşık olarak nitelendirebileceğimiz insanı anlama sanatıdır. Çok bilinmeyenli canlı olan insan hastalığında kaybettiği sağlığı üstünden bambaşka bir ruh dünyasına geçer. Yaşamın elinin altından bir anda kayıp gideceği hissi, o güne kadar düşünmediği ölümün soğukluğuyla bağlantılıdır. Böyle bir atmosferden insanı çekip çıkarmak yine hekimliğin görevidir. Bu deneyimi bir de kendi düşünsel dünyasıyla katmerliyorsa, aklını anlamayla ve öğrenmeyle donatıyorsa uğraşının doruk noktasındadır. İnsanı hayatta tutma düşüncesi, aynı zamanda sınıfsal bir bakış kazandırır iyi hekimliğe. Yoksulun sağlık sisteminde ötelenmesine karşı durma örgütlülüğüne giriş kapısı da bu noktada başlar. Bu nedenle en devrimci meslektir hekimlik.
Babam Behçet Aysan ise zaten eylemi öne alan 68 kuşağındandı. Tıp fakültesi yıllarında başlayan politik yaşamı Dev-Genç Yönetim Kurulu üyeliği ile perçinlenmiş, 12 Mart darbesinden sonra iki yıl cezaevinde kalmış, tahliye olduktan sonra öğrenci affını beklemiş, bu nedenle de diplomasını bir hayli geç almıştı. Ankara Tıp Fakültesi’nde aralarında öğrenci lideri olan dönem arkadaşlarını, Ergin Atasü, Selim Ölçer, Seçim Yıldırım, Ahmet Zafer’i önemser, Sedat Işık ve Orhan Aybers’i severdi. Kendinden bir önceki kuşağa saygısını esirgemez; cezaevinden itibaren can dostu olan Kurthan’ın babası Nusret Fişek’e hayranlık duyardı.
Yaştaşları çoktan çalışmaya başlamış, o ise bir hayli geriden gelmişti. Yine de pratisyen hekim olarak çalışmaya başlar başlamaz hekim eylemlerinin korno sesli ismi olarak kendini göstermişti. Psikiyatri ihtisası yaptığı dönemde ise onu hep yoldaşlarıyla, özellikle Ata Soyer’le hatırlıyorum hep.
Okan Toygar, Birgün gazetesinde yayımlanan “Devrimci Bir Hekim” yazısında dönemin ruhuyla Aysan’ın yazınsal yaşamı ve hekimlik ilişkisine dair şunları söyler: “12 Eylül sonrası siyasi denetimin yüksek olduğu yasaklı yıllarda dahi Behçet Aysan haksızlıklara karşı bir yanardağ gibi patlıyordu. Doktorluğa başladığı dönemlerde hastaneye gelen bir mahkûmun işkenceye uğradığını görünce, kolluk kuvvetleriyle kavgaya tutuşmuştu. Darbenin etkisi zayıflamaya başlar başlamaz Behçet Aysan da kendi alanında örgütlenme alanında yeniden çalışmaya başladı. Bu noktada şiiri ve politik düşüncesi birbiriyle ilintiliydi. Şairin önemli özelliklerinden biri şiirlerinde de yoğun bir şekilde işlenen savaş karşıtlığıydı. Ona göre savaş, egemen güçlerin bir eylemi, kapitalist ve faşist sistemin doğal bir sonucuydu.”
Gerçekten de bu duyguyla Nükleer Savaşa Karşı Hekimler Derneği’ni (NÜSHED) Nusret Fişek, Leziz Onaran, Özen Aşut gibi saygın hekimlerle kurmuş, 1991 yılında ise Irak savaşı bahane edilerek yargılanmıştı.
1993 yılında Ortaçağ karanlığında öldürülmesinden sonra ve belki de ilk günden itibaren Ankara Tabip Odası yanımızda olmuş; cenaze de yine Ankara Tabip Odası’nın önünden düzenlenen bir törenle kalkmış; sonra ana kortejle birleşmişti. Bu güzergahın sağlanması kolay olmamış; annem dönemin başkent valisine “Benim isteğim olacak!” demiş; telefonu da yüzüne kapatmış, bu sayede Sıvas kıyımına ilişkin kitlesel cenaze töreninin kapısını aralamıştı.
Böylesine ağır bir cenaze töreninden sadece iki yıl kadar sonra Türk Tabipleri Birliği öldürülen meslektaşının unutulmasına engel olmak, onun şiirlerinin arkasında durmak, yapıtlarını sahiplenmek amacıyla Türk Tabipleri Birliği Behçet Aysan Şiir Ödülleri’ni başlattı. Türk Tabipleri Birliği yalnızca bir katliamın unutulmasına engel olmak adına düğmeye basmamış, orada öldürülen aydınların kim olduğuna dair de kuşaklar arası bir bellek aktarımı başlatmıştı. Sevgili Dr. Mehmet Gökağaç’ın annemle kurduğu olağanüstü çalışma sonucunda Behçet Aysan Şiir Ödülü de şekillenmişti.
O dönem şiir ödülünün seçici kurulunda babamın dostları yer alıyor; ödülü yurt çapında duyurmak için olağanüstü bir çalışma yürütülüyordu. İlk seçici kurul, Şükran Kurdakul, Vüs’at O. Bener, Emin Özdemir, Hulki Aktunç, Ahmet Erhan, Ahmet Telli ve çocukken benim de doktorum olan Orhan Asena’dan oluşuyordu. İlk tören Ankara’da Fransız Kültür’ün salonunda yapılmış, TTB Merkez Konseyi Başkanı Selim Ölçer gençlik arkadaşı Behçet’i anmak adına deyim yerindeyse çırpınmıştı.
Sonraki dönemlerde de Özen Aşut, Füsun Sayek, Gencay Gürsoy, Bayazıt İlhan, Eriş Bilaloğlu, Sinan Adıyaman, Şebnem Korur Fincancı ve Alpay Azap, Behçet Aysan Şiir Ödülü’nün âdeta marka değerine ulaşması için çaba gösterdi. Özellikle TTB bünyesinde görev alan Harun Balcıoğlu, Ceren Göker, Ali İhsan Ökten ve Özlem Azap’a gösterdikleri fedakârlık için şükran borçluyum.
Behçet Aysan Şiir Ödülü otuz yılı doldurdu. Bunca yıldan sonra ödüle katkıda bulunan çok sayıda ismi kaybettik: Ahmet Erhan, Şükran Kurdakul, Vüs’at. Bener, Emin Özdemir, Orhan Asena, Hulki Aktunç, Salih Bolat, Arif Damar, Refik Durbaş bugün aramızda değil.
Ancak hekimlikle adalet duygusunu en içten şekilde sahnede yankılayan sevgili Füsun Sayek’i büyük özlemle anıyorum. Neden mi? Bir Behçet Aysan Şiir Ödülü’nde Füsun Sayek’in sahneye “savaşa hayır!” yazılı tişörtüyle çıkması aklımda ellenmeden duruyor! O her zamanki gibi duruşunu samimiyetle göstermiş, kürsüdeki sıcaklığıyla seyirciyi sarmıştı.
Hekimlik hastanın duyduğu güvenle bütünleşirse en talihsiz anlarda bile inanç gelişir. Sihirli bir sözcük gibi görünse de ilişkilerin belkemiğini oluşturur güven duygusu… Evde eşler arasında güven, sevgililikte güven, arkadaşlıkta güven, ne zamandır zorlandığımız bir alan gibi görünen hukukta güven, toplumda güven, sokakta güven gibi…
Güven duymadığınız biriyle ortaklığa girebilir misiniz?
Uzun yolculuğa çıkabilir misiniz?
Masanızda yer açabilir misiniz?
Bir örgüt hareketinde yer alabilir misiniz?
Mesleğini insan sıcaklığıyla birleştirmiş, Anadolu’nun hüzünlü sesine hep kulak vermiş ama ondan umudunu kesmemiş, acısını, kaygısını, sevincini çevresindekilere sonsuz güven duygusuyla bütünleştirebilmiş bir aydındı Füsun Sayek… Bu nedenle Türk Tabipleri Birliği’nde Merkez Konseyi başkanlığı yaptığı dönemde örgütlenme bilincinin sesi oldu.
90’lı yılların ortası olmalı. Bir masada oturuyoruz. Füsun Sayek ve eşi İskender Bey, Ataol Behramoğlu, Şükran Kurdakul, Turgay Fişekçi, Emin Özdemir ve Ahmet Telli hatırladıklarım. Ataol Behramoğlu; “Bir doktorun aynı zamanda iyi bir entelektüel olabildiğinin örneğisiniz” diye konuşmaya başladığında, onun bir anda ayağa fırlayıp, “Çünkü hayattan ve sizden öğrendim. ‘Yaşadıklarımdan Öğrendiğim Bir Şey Var’ dizelerinden öğrendim” deyişini de unutamıyorum.
Füsun Sayek direnç sahibiydi. Türk Tabipleri Birliği tarafından düzenlenen Behçet Aysan Ödül Töreni’nin bir defaya mahsus İstanbul’da yapılması önerisini götürdüğümde sevinçle kabul etti. Hep, “Daha büyük kitlelerle yapacağız bir gün bu töreni” umudunu verdi. Ne yazık ki, İstanbul’daki törende artık hastaydı. Buna rağmen kalkıp gelmiş, o yolculuğu yapmayı büyük bir cesaretle göze almıştı. Artık zayıflamıştı, yüzü sanırım aldığı kemoterapi nedeniyle çökmüştü, ama gözlerindeki ışık hiç sönmemişti. Ödül sonrasındaki yemeğe kısa da olsa katıldı.
Bugün Behçet Aysan Şiir Ödülü hekim sorumluluğunun farklı disiplinlerle de birleşebileceğinin en kıymetli göstergesi olarak yoluna devam ediyor. Çünkü bir yerlerde babamın dizeleri yazılı:
“…ne dikenli teller olacak, ne tanklar tüfekler
ne tüberküloz kalacak, ne lösemi
ne işsizlik, ne banka, ne borsa
süt gibi duru ve ak, ekmek gibi sıcak
bizim de, bizim de günlerimiz olacak…”
Bizler de yarını görmek için yaşıyoruz.
