İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi
Sağlık dünyada artık yalnızca bir kamu hizmetini değil; dünyanın en büyük istihdam alanlarından birini de tanımlıyor. Bu sektör Türkiye’de yüz binlerce kişinin çalıştığı, büyük kamu bütçelerinin aktarıldığı, özel sermayenin giderek daha fazla yer aldığı devasa bir sektör bugün.
Türkiye’de işçi sağlığı denildiğinde akla ilk madenler, inşaatlar ya da fabrikalar gelirken sağlık işyerleri de en tehlikeli işyerlerinden biri olmasına rağmen görünmez olanlardır. Bu görünmezlik tesadüfi değil; sağlık hizmetinin toplumsal olarak taşıdığı değer, çoğu zaman bu hizmeti üreten emekçilerin çalışma ve yaşam koşullarını görünmez kılıyor. Sağlık emekçileri toplumsal yeniden üretim açısından kritik bir işlev üstlenirken, aynı süreç içinde kendi sağlıklarını yitiriyor. Üstelik sağlık çalışanlarının maruz kaldığı riskler çoğu zaman “mesleğin doğası” olarak kabul edildiği için görünmezleşiyor ve çoğu zaman çalışma koşullarıyla ilişkisi kurulmuyor ya da eksik kuruluyor.
Oysa sağlık çalışanlarının sağlığı, emek ile yeniden üretim arasındaki ilişkinin en görünür olduğu alanlardan biri. Bu yüzden, sağlık çalışanlarının sağlığı yalnızca belirli bir meslek grubunun karşı karşıya olduğu riskleri değil, sağlık hizmetlerinin nasıl örgütlendiğini, emek süreçlerinin nasıl dönüştüğünü ve sağlık sektöründeki sınıfsal ilişkilerin nasıl yeniden üretildiğini görmek açısından önemli.
Bugün karşı karşıya olduğumuz sağlık çalışanlarının sağlığı tablosunu yalnızca bireysel dayanıklılık, mesleki riskler veya yönetsel eksikliklerle açıklamak mümkün değil. Bu bakımdan, özelikle son otuz yılda sağlık hizmetlerinin örgütlenmesinde yaşanan değişim yalnızca sağlık hizmetinin sunumunu değil, sağlık emeğinin niteliğini ve sağlık çalışanlarının sağlığını da dönüştürmesi bakımından kritikti.
Bu süreçte, en belirgin yer tutan Sağlıkta Dönüşüm Programı çoğu zaman erişim, performans veya finansman boyutları üzerinden tartışıldı. Ancak programın aynı zamanda bir emek rejimi dönüşümü olduğu daha az konuşuldu. Performans sistemleri, üretkenlik baskısı, hasta sayılarındaki artış, hizmet süreçlerinin hızlandırılması ve sağlık hizmetinin giderek daha fazla ölçülebilir çıktılar üzerinden değerlendirilmesi sağlık çalışanlarının emek süreçlerinde önemli değişiklikler yarattı. Bu süreç sağlık emekçileri açısından yalnızca daha fazla iş yükü değil, emeğin yoğunlaşması anlamına da geldi. Bu bakımdan sağlık çalışanlarının yaşadığı tükenmişlik, uzun çalışma saatleri ve psikososyal sorunlar bireysel değil, emek yoğun bir sektörde üretkenliği artırma baskısının sonuçları olarak ele alınmalı.
Özellikle COVID-19 pandemisi, sağlık çalışanlarının maruz kaldığı riskleri bütün açıklığıyla görünür hale getirdi. Pandemi boyunca sağlık emekçileri, toplumun sağlık hakkını korumak için büyük bir özveriyle çalışırken, binlerce çalışan enfekte oldu, yüzlercesi yaşamını yitirdi. Buna rağmen Covid-19’un sağlık çalışanları açısından meslek hastalığı olarak tanınması yönündeki talepler bile uzun süre karşılıksız kaldı. Bu süreç, sağlık çalışanlarının yaşadığı sorunların yalnızca teknik değil, politik ve sınıfsal boyutunu gösterdi.
Pandemi gibi son yıllarda yaşanan depremler ve diğer afetler de sağlık çalışanlarının çalışma koşullarının bir parçası olarak değerlendirilmeli. 6 Şubat depremlerinde Hatay ve İskenderun’da bazı sağlık çalışanları, daha önce dayanıklılığı tartışma konusu olan sağlık kuruluşlarında yaşamlarını yitirdi. Bu durum, sağlık çalışanlarının yalnızca afetlere müdahale eden kişiler değil, aynı zamanda afetlerden doğrudan etkilenen çalışanlar olduğunu da gösteriyor.
İSİG Meclisi’nin yayımladığı iş cinayetleri raporları, sağlık sektöründeki sorunların vahim boyutunu ortaya koyuyor. Özellikle pandemi yıllarında sağlık çalışanları iş cinayetleri istatistiklerinde dikkat çekici bir yer tuttu. İSİG Meclisi’nin yayımladığı rapora göre yalnızca 2025 yılında en az 30 sağlık emekçisi iş cinayetlerinde yaşamını yitirdi. Özellikle nöbetli çalışma sistemi ve mobbing nedenli kalp krizi, beyin kanaması ve intiharlar sağlık çalışanları arasında en dikkat çeken ve artan ölüm nedenleri.
Sağlık çalışanlarının sağlığını tehdit eden temel unsurlardan biri aşırı iş yükü. Kişi başına düşen sağlık çalışanı sayısının OECD ortalamasının çok altında olduğu Türkiye’de, bu durum mevcut personelin daha yoğun çalışmasına neden olmakta. Özellikle hemşireler, acil servis çalışanları, aile sağlığı merkezi çalışanları ve yardımcı sağlık personeli uzun nöbetler, fazla mesailer ve dinlenme hakkının gasp edilmesiyle karşı karşıya.
Son yıllarda sağlık alanında yaşanan şiddet vakaları da önemli bir işçi sağlığı sorunu haline geldi. Sağlıkta dönüşüm politikalarıyla birlikte performans baskısının artması, sağlık hizmetlerinin piyasalaşması ve hasta memnuniyetinin temel ölçüt haline getirilmesi sağlık çalışanları ile hasta/ yakını arasındaki gerilimlerin da artmasına neden oluyor. Sağlık emekçileri giderek daha fazla sözel ve fiziksel şiddete maruz kalırken, bazı vakalar ölümle sonuçlanıyor. Ersin Arslan ve Kamil Furtun vakaları sağlık çalışanlarının doğrudan yaşam hakkını hedef alan saldırıların sembolü haline geldi. Bu bakımdan sağlık emekçilerinin maruz kaldığı şiddet yalnızca bir güvenlik sorunu olarak değil, çalışma ortamının örgütlenme biçimiyle doğrudan bağlantılı bir işçi sağlığı sorunu olarak ele alınmalı.
Sağlık çalışanlarının ruh sağlığı da giderek daha fazla tehdit altına girmekte. Tükenmişlik, depresyon, anksiyete ve kronik stres sağlık alanında gün geçtikçe yaygınlaşıyor. Pandemi sonrası dönemde birçok araştırma, sağlık çalışanları arasında mesleği bırakma eğiliminin yükseldiğini gösteriyor. Türkiye’de son yıllarda hekimlerin ve diğer sağlık çalışanlarının yurt dışına göç etme eğilimindeki artış da bu durumun önemli göstergelerinden biri.
Özetlediğimiz bu tablo, sağlık çalışanlarının sağlığını yalnızca bireysel önlemlerle korumanın mümkün olmadığını gösteriyor. Sorunun kaynağı çalışma koşullarının kendisidir. Daha fazla personel istihdamı, çalışma sürelerinin azaltılması, etkin işçi sağlığı ve iş güvenliği önlemlerinin uygulanması, meslek hastalıklarının tanınması, sağlıkta şiddetin önlenmesi ve sendikal hakların güçlendirilmesi sağlık çalışanlarının sağlığını korumanın temel koşulları.
Ancak bu noktada, sağlık çalışanlarının sağlığı tartışmalarındaki temel sorunlardan, sağlık çalışanlarının çoğu zaman “profesyonel” kimlikleri üzerinden tanımlanması ve emekçi konumlarının geri plana itilmesi. Oysa sağlık hizmetleri ne kadar karmaşık ve yüksek beceri gerektiren bir alan olursa olsun, sağlık çalışanları da emek güçlerini satarak yaşamlarını sürdüren işçiler. Bu nedenle sağlık çalışanlarının yaşadığı sorunlar ile diğer işkollarındaki çalışanların yaşadığı sorunlar arasında önemli ortaklıklar bulunmakta. İş yükünün artması, güvencesizlik, performans baskısı, meslek hastalıklarının görünmezleşmesi ve iş cinayetleri farklı sektörlerde farklı biçimler alsa da aynı emek rejiminin ürünleri.
Diğer bir sorun, sağlık alanında mesleki kimliklerin çoğu zaman ortak emek deneyiminin önüne geçmesi. Hekimler, hemşireler, teknisyenler ya da yardımcı hizmetlerde çalışanlar farklı taleplerle hareket ediyor; hatta zaman zaman birbirlerini sağlık sistemindeki sorunların nedeni olarak görebiliyorlar ya da hastane işyerlerinde sağlıkçı olarak görülmeyip farklı işkolunda çalışan işçilerin yaptığı sağlık hizmetinin bir parçası olarak görülmüyor. Bu noktada, sağlık alanında çalışanların birbirinden ayrılması yalnızca iş bölümünün sonucu değil; aynı zamanda ortak taleplerin parçalanmasına hizmet eden bir yönetim mekanizması. Sağlık çalışanlarının sağlığına ilişkin sorunların kalıcı biçimde çözülememesinin nedenlerinden biri de bu parçalanmış yapı. Bu parçalanma, sağlık emekçilerinin ortak talepler etrafında buluşmasını ve sağlık çalışanlarının sağlığını savunacak bütünlüklü bir mücadelenin gelişmesini de zorlaştırıyor.
Sağlık çalışanlarının sağlığına ilişkin sorunlar, sağlık sektörünün teknik sorunlarından çok emek süreçlerinin örgütlenmesine ilişkin sorunlardır. Bu nedenle sağlık emekçilerinin sağlığını koruyacak kalıcı çözümler, yalnızca yeni düzenlemelerden ya da bireysel önlemlerden değil; sağlık alanındaki parçalanmış yapıyı aşabilen, farklı meslek gruplarını ortak talepler etrafında buluşturabilen güçlü bir emek hareketinin inşasından geçiyor.
