Osman Öztürk
“Bu kitabı sömürgecilik ve neoliberal sağlık politikaları nedeniyle sessiz, sitemsiz yaşamını yitiren, şanslılarsa istatistiklerin ve grafiklerin nesnesi olan insanların anılarına ithaf ediyorum.”
Feride Aksu Tanık’ın Ayrıntı Yayınları’ndan çıkan “Gizil Nekropolitika/Sömürgecilik, Pandemiler ve Aşı Emperyalizmi” kitabı bu ithafla başlıyor.
Karanlık Arka Plan
Kitabın “Karanlık Arka Plan” başlıklı birinci bölümü ırkçılık, sömürgecilik ve tıp ilişkisini ele alıyor.
Dünyanın büyük kapitalist devletler tarafından paylaşıldığı XV. yüzyılda İspanya ve Portekiz’in deniz aşırı “keşif” seyahatleriyle başlayıp XIX. yüzyılın sonunda tamamlanan dönemde sömürgeci işgalciler kendilerini etnik, kültürel ve entelektüel üstünlükleri iddiasıyla meşrulaştırmaya çalışırlar. İddia ettiklerine göre işgal ettikleri ülkelerin insanları beyazlardan aşağı ırktandırlar. Bu iddialarının kanıtı olarak ırksal kategorilerin inşası gerekir.
Sömürgecilerin yardımına XVIII. yüzyılın Linnaeus, Buffon, Blumenbach gibi ünlü doğa bilimcileri yetişir. İnsanlığı önce dört, sonra da beş ırka ayırırlar. Böylece üstün beyaz ırkın sömürgelerdeki geri, vahşi, yabanıl diğer ırklara karşı yaptıkları her türlü işgal, şiddet, vahşet meşrulaştırılmış olur.
İnsanlığın ırklar halinde sınıflandırılmasında doğa bilimcilerin en büyük destekçisi XIX. yüzyılın ortalarında gelişen sömürge tıbbı olur. Fransız Donanma ve Sömürgeler Bakanlığı’na bağlı olarak çalışan ve bush/çalı doktoru olarak anılan bu hekimler Afrikalılar arasında gözlem, vücut ölçüleri almak ve fotoğraflamak yanı sıra el, ayak, kafatası gibi vücut parçaları, hatta bütün olarak ölü insan bedenleri toplar ve bunları sömürgeci ülkelerin merkezlerindeki ırk bilimcilere gönderirler.
Öte yandan sömürgeci işgalcilerin bütün dünyaya kolayca yayılmasının önündeki en büyük engellerden biri işgal ettikleri ülkelerdeki bulaşıcı hastalıklar ve bunlardan kaynaklanan yüksek hastalık ve ölümlülük hızlarıdır. Bu konuda da sömürgecilerin yardımına tropikal tıp koşar.
Sömürgeciler işgal ettikleri ülkelerde görülen bulaşıcı hastalıkları anlamak, korunmak, teşhis ve tedavi etmek için tropikal tıp okulları kurmaya başlarlar. Fransa’da Pasteur, Almanya’da Koch, Hollanda’da Kraliyet, Belçika’da Tropikal Tıp Enstitüleri; Londra ve Liverpool’da Tropikal Tıp Okulları bu amaçla kurulur.
Tropikal tıp tıbbi bir uzmanlık alanı olmaktan çıkıp emperyalizmin bir dalı haline gelir.
Bu arada sadece işgal edilen ülkelerde yaşayanlar değil bu topraklardan kaçırılıp köleleştirilen insanlar da tıbbi ırkçılığın kurbanları olmuşlardır.
Örneğin, daha sonra Amerikan Tabipleri Birliği Başkanı da seçilen jinekolog Marion Sims köle sahiplerinden siyah köle kadınları ameliyat denemeleri için ödünç almış; yenidoğanlarda karşılaşılan tetanoz vakalarının uzun sürmüş doğumlar esnasında kafatası kemiklerinin hareket etmesinden kaynaklandığını düşünerek kölelerin bebeklerinin kafalarında delikler açmıştır.
Bu tür uygulamalar o kadar yaygındır ki Güney Carolina Tıp Fakültesi’nin 1830’lardaki bir tanıtım broşüründe şu cümlelere rastlanabilmektedir: “ABD’de hiçbir yer anatomi öğrenmek için bu kadar büyük fırsatlar sunmamaktadır, denekler siyahi nüfus arasından her amaç için yeterli sayıda temin edilmektedir!”
HIV/AIDS Pandemisi
Kitabın ikinci bölümü öncelikle AIDS’in Orta Afrika’dan dünyaya yayılmasının öyküsünü anlatarak başlar.
AIDS’in etkeni HIV’ın (Human Immunodeficiency Virus) atası SIV (Simian Immunodeficiency Virus) batı-orta Afrika’daki maymunlarda doğal bir rezervuara sahiptir. Geçmişte SIV taşıyan bir maymunu öldürüp parçalayan bir insanın elindeki ya da önkolundaki yaradan insana geçtiği ve yayıldığı tahmin edilmektedir. Ancak virüsün türler arası geçişle ortaya çıkması pandemiye yol açması için yeterli değildir. Nitekim salgının tarihini inceleyen uzmanlar, 1960’lara kadar yaklaşık 2.000 kişinin HIV ile enfekte olmuş olabileceğini öne sürmektedirler.
HIV salgınının doğuşu ve erken dönemdeki yayılımının Afrika’nın sömürgeleştirilmesi süreciyle bağlantılıdır. Sömürgeci Avrupalı şirketler önceleri özellikle fildişi avcılığı üzerinden kâr elde etmeyi hedeflemişlerdir. Bu amaçla binlerce fil öldürülüp fildişi tedariki azalınca şirketlerin yeni hedefi şişirilebilir lastik üretimi için kauçuk olmuştur.
Her iki faaliyet de büyük emek gücü gerektirdiği için sömürgeciler kölelik yoluna başvururlar. Aynı zamanda topladıkları ürünleri ülkelerine taşımak için demiryolları, ticaret istasyonları, yatakhaneler inşa ederler. Bütün bu faaliyetler için de çok sayıda işçiye ihtiyaç vardır.
HIV’in insanlar arasında yayılmasının koşulunu sömürgecilerin kendi kârları için yarattıkları bu büyük kitlesel hareketler oluşturur. Bunun yanı sıra steril olmayan, enfekte şırıngaların kullanımı da enfeksiyonun yayılımını kolaylaştırıcı rol oynamıştır.
Neticede salgının başlangıcından bu yana dünyada 91,4 milyon insana HIV bulaşmış ve 44,1 milyon insan HIV bağlantılı nedenlerle yaşamını yitirmiştir ve 2024 yılı itibarıyla 40,8 milyon kişi HIV ile yaşamaktadır.
Ortada bu kadar büyük bir halk sağlığı sorunu varken kapitalist ilaç şirketleri ise sadece kendi kârlarını düşünerek yoksul ülkelerin antiretroviral ilaçlara erişimini engellemişlerdir. Zamanla bu ilaçların çoğu patent kapsamından çıkarılmakla birlikte yeni geliştirilen antiretroviral ilaçlar Avrupalı ve Kuzey Amerikalı çok uluslu şirketlerin patentleri kapsamındadır ve yoksullar bu ilaçlara erişememektedir.
COVID-19 Pandemisi
Kitabın üçüncü bölümü David Harvey’den alıntıyla başlıyor: “COVID-19 Pandemisi sınıfsal, toplumsal, cinsiyet temelli ve ırksallaştırılmış bir pandemi özelliklerinin tümünü sergilemektedir.”
İlk olarak 2019 Aralık ayında Çin’in Hubei eyaletindeki Wuhan şehrinde ortaya çıkan COVID-19 yaygın ormansızlaştırma ve yaban hayatı ticaretiyle ilgili bir zoonotik hastalıktır. Nitekim ilk vakalarının tamamı Huanan Deniz Ürünleri Toptan Satışı Pazarı ile bağlantılı görünmektedir.
Kayıtlara geçmiş dokuzuncu insanları enfekte eden koronavirüs olan SARS-CoV-2 eşi benzeri görülmemiş bir salgına yol açmıştır. Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ) 11 Mart 2022’de küresel bir pandemi olarak ilan ettiği COVID-19 sonraki iki yıl içinde 6 milyon insanın ölümüne yol açmıştır. DSÖ keza Ocak 2020-Aralık 2021 tarihleri arasında pandemi nedeniyle yaklaşık 15 milyon doğrudan veya dolaylı ölümün meydana geldiğini tahmin etmektedir. Bu sayılar günümüzde sırasıyla 7 milyon ve 22 milyon olarak ifade edilmektedir.
Salgınla birlikte dünyada hızla aşı çalışmaları da başlamıştır. Ancak aşıya ulaşmak ülkeler arasında ciddi sorunlara yol açmıştır. Zengin ülkeler genellikle doğrudan ilaç endüstrisi ile anlaşmalar yaparak kendi nüfuslarına öncelik verip aşı istiflerken yoksul ülkeler aşılara erişimde ciddi sorunlar yaşamıştır.
Öte yandan 2021-2022 döneminde aşı araştırma ve geliştirme için sağlanan toplam finansmanın yüzde 98,15’i kamu kaynaklarından geldiği, özel sektörün payı sadece yüzde 0,29 olduğu halde aşılar patent koruması altında özel şirketler tarafından üretilip pazarlanmıştır. Aşılar farklı ülkelerde üretilmekle birlikte büyük ilaç endüstrileri patentleri, önemli araştırmaları ve stratejik süreçleri kendi ulusal üslerinde, yani bulundukları ve korundukları emperyalist ülkelerde bulundurmaktadırlar. Patentler, kullanıcı ülkelerden patent sahibi ülkelere bir değer aktarımı mekanizması olmuştur.
COVID-19 pandemisi sürecinde dünya çapında yaşanan bu eşitsizlikler “aşı sömürgeciliği”, “aşı ayrımcılığı”, “aşı diplomasisi”, “aşı emperyalizmi” gibi terimlerle tanımlanmaktadır. “Aşı emperyalizmi” terimi belirli ülkelerin veya blokların küresel ölçekte aşıların tedariki, dağıtımı ve erişimi üzerinde orantısız güç ve nüfuz kullanmasını ifade etmektedir.
Nekropolitika
Kamerunlu tarihçi Achille Mbembe tarafından geliştirilen nekropolitika kavramı iktidarın sadece yaşamı düzenlemekle kalmayıp, kimin yaşayacağına ve kimin ölüme terk edileceğine karar verme gücünü ifade eder.
Feride Aksu Tanık da kitabının son sözlerinde “kapitalizmin sömürgecilik, yeni sömürgecilik, neoliberel politikalar, sermayenin uluslararası örgütleri, bu örgütlerin verdikleri borçlar, dayattıkları anlaşmalar, yardım kisvesi altında sömürüyü, eşitsizlikleri, yoksulluğu, çaresizliği meşrulaştıran hayırsever kurumlar aracılığıyla umursamazca uyguladığı” politikayı aslında gizil bir nekropolitika olarak tanımlıyor.
Toplam 476 kaynak kullanılarak büyük bir emekle hazırlanan kitap önemli bir başvuru kaynağı olmuş.
