Gurbette Hekim Olmak/Göç Hikayeleri: Hep Bir Yanımız Neler, Nasıl Değişir de Türkiye’ye Döneriz Diye Beklemede

Gündem

Son yıllarda başta hekimler olmak üzere sağlık emekçileri Türkiye’den göç ediyor. Özellikle genç ve nitelikli hekim arkadaşların başka bir ülkede “sıfırdan” bir hayata başlamak istemesi gerçek anlamda onların da istedikleri bir şey değil. Gittikleri ülkelere uyum sağlama konusunda çok zorlanıyor, yakınlarını, geçmişlerini, anılarını arkalarında bırakmak zorunda kalıyorlar. “Giderlerse gitsinler” tümcesinde vücut bulan bir yok sayılma, değersizleştirilmenin yanı sıra nitelikli insan yerine vasatlığın yüceltildiği, liyakat yerine kayırmacılığın baş tacı edildiği bir toplumsal düzen, sağlıkta piyasalaşma ile birlikte artan şiddet onları gitmek istemesinde en büyük etken. Hekimlerin göç etmelerinde ekonomik gerekçeler sonlarda yer alıyor. Aslında onlar yaşanmaz hale gelen bir toplumsal düzenden kaçıyorlar. Hekimler onurlu, insani mesleki koşullar ve güvenli bir gelecek hayalleri ile ülkeyi terk ediyorlar. Çok şey istemiyorlar.

Tıp Dünyası’nda bundan sonra hekim göçü ile ilgili hikayelere yer vermek istiyoruz.

Cansu Köse

Ben idealler uğruna gönüllü olarak yedi sene önce Amerika’ya göçmüş bir araştırmacı doktorum. Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi’nin ilk yıllarında temel bilimlere olan ilgimi fark etmiş ve MD-PhD. programına başlamıştım. İşin içine girdikçe Türkiye’de bilim yapmanın zorluklarını görmeye başladım. Projeler için para bulmaya çalışmanın, artan kurlarla tamamen yurtdışına bağımlı olunan malzemeleri almanın ne büyük bir çile olduğunun, araştırma görevlerinin karın tokluğuna çalıştığının kısa zamanda farkına vardım. Kalanlara büyük saygı duymakla beraber, o cenderede kaybolmanın ya da bu siyasi iklimde enerjimi yalnızca bununla mücadeleye harcamanın yapabileceklerimi sınırlayacağını düşündüm ve Fulbright Aziz Sancar PhD. bursuna başvurdum. Bu yazı, klinik dışında bir kariyere yönelmiş ama sonunda beni yeniden kliniğe yaklaştırmış kısa bir hikâye aslında.

Fulbright bursuna kabul aldığımı öğrendikten sonra Türkiye’de yeni mezun bir hekim olarak 1 yılım daha vardı. Mecburi hizmete Mardin Kızıltepe Acil Servis’e atandım. Bundan yaklaşık 8 sene önceydi. Her nöbet başhekimin telefonla arayıp daha hızlı olun diye bizi fırçaladığı, 24 saatte doktor başına 500 hastanın düştüğü bir yerdi ve dönem olarak da ‘Giderlerse gitsinler’e 3 yıl kalaydı. Ve gittim, diğer birçok hekim gibi.

Amerika serüvenim doktora öğrencisi olarak başladı. Aziz Hoca’nın bilimsel mentorluğunda, sıkı çalışmalar adaptasyon sürecini kolaylaştırdı diyebilirim, çünkü laboratuvar dışında pek bir vaktim olmuyordu. Gelişimin 9. ayında pandemi başladı. Yeşiller içinde bir öğrenci lojmanındaydım, ilimizdeki vaka sayısı diğer iller göre çok azdı. Laboratuvar sadece 2 ay kapalı sonrasında uzunca bir süre ekip iki vardiyaya bölündü. Aşılara Türkiye’dekilerden çok önce ulaştık. Yani aslında Amerika’nın ve dünyanın geri kalanı gibi uzun bir izolasyon dönemi geçirmedik. Onun dışında, ilk 3-4 yıl ev ve laboratuvar arasında yoğun bir çalışma temposunda geçti hayat, hangi ülkede bile olduğumu fark edemeden. Bulunduğum yer Chapel Hill, Kuzey Karolina. Eyaletin geneli düşünüldüğünde demokratlar için bir vaha. University of North Carolina at Chapel Hill, Amerika’nın ilk devlet üniversitesi. Şehrin üniversitesi değil de üniversitenin şehri var gibi bir yer. Küçücük, yaşaması kolay, yemyeşil bir şehircik. Üniversitede okuyan ve çalışan birçok yabancı var. O yüzden çok da yadırganacağınız bir yer değil.

Araştırma ve bilim kısmına gelecek olursak, bizim laboratuvarımı gibi bütçesi bol olan laboratuvarlarda görece bir özgürlük oluyor. En azından merak ettiğimiz sorular için yapmak istediğimiz deneyleri yapabiliyoruz para kaygısı olmadan. Ama tabii bu her laboratuvara uyarlanabilecek bir durum kesinlikle değil. Genel olarak, ana kaygı bütçe bulmak. Her sene NIH’in çeşitli dallarına ayırdığı bütçe değişiyor. Dolayısıyla Amerika genelinde hangi konuların çalışılması isteniyorsa para ona veriliyor. Yani politikalara bağımlı bir bilim geliştiriliyor. İkinci Trump dönemi ise önceki sorunları unutturan bambaşka kaygılar getirdi. Fonların birden düşmesi ve bir ay sonrasını tahmin edememek akademiyi de çok kötü vurdu. Fonlanamayan birçok laboratuvarda, federal araştırma laboratuvarları da dahil olmak üzere, çalışan birçok insan bir anda işsiz kaldı. Trump yönetiminin vize politikaları bilimsel iş gücü hattını da ciddi biçimde etkiledi. Harvard ve MIT gibi köklü kurumlar dahil olmak üzere, araştırmacıların büyük kısmının uluslararası olduğu laboratuvarlarda işe alımlar belirgin şekilde zorlaştı. Hatta bir çoğumuz Amerika dışına çıkarsak yeniden vize alamayız korkusuyla 2 yıldır ülkelerimizi ziyaret edemedik. Uzun vadeli etkiler ise 5-10 yıla daha bariz görülecektir çünkü doktora öğrencilerine ayrılan bütçe düştüğü için son iki yıldır doktora eğitimi alan araştırmacı sayısında da ciddi düşüşler oldu. Doktora sonrası araştırmacıların da durumu pek parlak olamadı maalesef. Kendi laboratuvarını kurmak isteyen araştırmacılara verilen fonlar da azaldı dolayısıyla akademik hareketlilik ve kariyer planları da sekteye uğradı.

Anlattığım Amerika içi akademik kaygılar ve Türkiye’deki iyileşme göstermeyen bürokratik bilim beni 2 sene öncesine kadar hiç düşünmediğim bir yola itti. Kliniğe dönmeye ve asistanlık yapmaya karar verdim. Şimdiye kadarki bireysel tecrübelerim hep Amerika’da hasta olmak üzerineydi. Kendi politikam da ‘öleyazmadıkça acile girme’. Ayak bastı parası en az 500 dolar. Sağlık sigortam üniversite tarafından yapılıyor, görece iyi bir sigorta. Fakat her şeyi kapsamıyor, acil hizmetleri özellikle çok pahalı olduğu için sigortadan sonra hastanın ödemesi gerek miktar epey fazla. En başta çok yadırgadığım şey hasta olarak şuydu; hemşireler ve doktorlar çok iyi davranıyorlar, her vizit en az yarım saat sürüyor. En azından aile hekimliği için söyleyebilirim ki hastayla her şeyi detaylı paylaşıp tetkik ve tedavi planını beraber yapıyorlar. Hemşire ve doktor sayısı çok olmamasına rağmen iş yükleri de fazla değil çünkü başvuran sayısı çok değil. Bir süre sonra şunu fark ettim: sistem aslında gelir düzeyine göre çok farklı işliyor. Medicaid ve Medicare gibi kamu sağlık sigortaları düşük gelirlilerin bedava hizmet almalarını sağlıyor, yüksek gelirliler zaten çok düşünmüyor. Asıl yük ise çoğu zaman maaşlı çalışan kesimin üzerine biniyor. Bazı devlet hastanelerinin ve ayrıca eyaletlerin hanedeki kişi başına düşen gelire göre sağlık hizmetleri ve temel besinler için maddi desteği oluyor ki bu benim gibi çalışanların çok işine yarayan bir uygulama. Hastanelerde özellikle genetik testler, patoloji testleri ve bir kısım radyoloji görüntülemeleri şirketlerden hizmet alımıyla yürütülüyor. Bu şirketlerin de kendi maddi destek başvuruları oluyor ve fatura edilen fiyatın çok daha altına düşebiliyor. Benim hasta olarak tecrübelerim kısaca böyle.

Masanın diğer tarafına doktor olarak geçmek için de son 1 yıldır uğraşıyorum. USMLE denilen sınavları yakın zamanda verdim. TUS’a hiç çalışmamış biri olarak çalışanlardan duyduğum kadarıyla söyleyebilirim ki bu sınavlar kesinlikle TUS gibi ezber ve detay sorulardan oluşmuyor. Türkiye’den mezun olan hekimler olarak alışık olmadığımız tek soru etik soruları ki ben bunlara müşteri memnuniyeti soruları diyorum. Etik soruları sınavlarda oldukça fazla yer tutuyor. Onun dışında sınavlar gayet makul. Asistanlık başvurusunun tek bir sınava tabi olmaması da güzel bir sistem. Genelde hekimler hangi bölümde asistanlık yapmak istiyorlarsa asistanlığa başlamadan veya öğrenciyken mutlaka o bölümlerle küçük çalışmalar, gözlemler yapıyorlar. Başvurularda görülebilirliği artırmanın en temel yolu ‘networking’. Bu konuda Türkiye’den gelen hekimlerin yeni gelenlere çok yardımcı olduğunu bizzat yaşayarak tecrübe ettim ve ediyorum.

Çevremdeki asistan ya da uzman arkadaşlardan gördüğüm kadarıyla çalışma saatleri ve maaşlar bölümden bölüme ve hastaneden hastaneye çok değişiyor. Türkiye’den gelenlerin zorlandığı şeyler hastalarla ortak karar alma ve sigorta sistemlerine alışmak. İlaçların ve tetkiklerin masraflarını da her hasta özelinde değerlendirip hastaya en uygununu bulmaları gerekiyor ve bu bizim çok da alışık olmadığımız bir düzen. İngilizce konuşmak ve özellikle farklı aksanlı hastaları anlamak en başta zor olabiliyor fakat diğer dillere göre aşinalığımız daha fazla olduğu için kolay alışılıyor. Yakın zamanda hayatımıza giren AI özellikle yabancı sağlık çalışanları için işleri çok kolaylaştırmış görünüyor. Mesela hastanın öyküsü alınırken AI sistemleri kullanılabiliyor. Hasta ve doktorun konuşmaları sisteme otomatik olarak geçiyor, dolayısıyla doktor hastayla göz teması kurabiliyor, not alma derdine düşmeden konuşabiliyor. Daha sonra doktor hangi bilgiyi isterse AI’dan çok zaman harcamadan yazı yazmadan alabiliyor. Gördüğüm kadarıyla patolojide de AI kullanılıyor fakat şimdilik tanı için değil, deneme aşamasında. Bu gelişmeleri merakla takip ediyorum.

Kısacası, başta zor olsa da zamanla sevilesi bir düzen ve yaşam kurmak benim için şimdilik mümkün oldu, asistanlık maceram nerede ve nasıl olacak ben de heyecanla bekliyorum. Hep bir tarafımız neler nasıl değişir de Türkiye’ye döneriz diye beklemede, orası ayrı.

Selam ve sevgilerimle.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Güvenlik Kodu * Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.