FİSA Çocuk Hakları Merkezi’nden Ezgi Koman ile Söyleşi: Ölüm ve Çocuk Yan Yana Anılması Zor İki Sözcük

Gündem

Söyleşi: Ayşe Uğurlu

Türkiye’de çocuk olmayı, çocukların yaşam hakkını ve çocuklara yönelik çalışmaları ve yaşamdan koparılan çocuklarla ilgili devam eden hukuki süreçleri FİSA Çocuk Hakları Merkezi’nden Ezgi Koman ile konuştuk. Çocukların yoksulluğun, ayrımcılığın, ırkçılığın çeşitli boyutlarını, yeni biçimlerini yaşarken ekonomik sömürünün, çocuk ticaretinin, devlet şiddetinin doğrudan hedefi olabildiğin söyleyen Koman, yaşamını kaybeden çocuklarla ilgili “Aslında ölüm ve çocuk yan yana anılması zor iki sözcük. Bir çocuğun ölmesi ‘doğal’ değildir. Çocuk büyür gelişir, doğal olan budur. ‘Ölüm’ yetişkinliğe aittir. Belki de yaş almışlığa… Oysa Türkiye’de her yıl yüzlerde çocuk önlenebilir sebeplerden dolayı yaşamını kaybediyor” dedi.

Türkiye’de çocuk olmayı konuşmak isteriz. Ama önce FİSA Çocuk Hakları Merkezini tanıyalım mı?

FİSA Çocuk Hakları Merkezi, çok uzun süredir çocuk hakları alanında çalışan kişiler tarafından kurulmuş bir yapı. 2015’de kurulan Fikir ve Sanat Atölyesi Derneği (FİSA) bünyesinde kurulmuş, çocuğun insan hakları alanında çalışmalar yürüten bir merkez.

Merkezin kurucuları uzun yıllar çocuk hakları alanında çalışmalar yürüten ve olağanüstü hal döneminde kapatılan Gündem Çocuk Derneği’nin bazı kurucuları, yöneticileri ve üyelerinden oluşmaktadır.

Biliyorsunuz; 2016 yılında darbe girişiminin ardından ilan edilen OHAL kapsamında akademisyenler ihraç edildi, gazeteler, televizyonlar ve sivil toplum örgütleri kapatıldı. Gündem Çocuk Derneği de 11’nci yılında böyle bir haksız kapatılma ile karşı karşıya kaldı. Derneğin şu anda hukuki süreçleri devam ediyor. Merkezimizin danışma kurulunda yer alan insan hakları hukukçusu Kerem Altıparmak ve Av. Şahin Antakyalıoğlu bu süreci yürütüyor. Umuyoruz ki adalet geç de olsa yerine gelecek.

Peki, Türkiye’de çocuk olmak ne demek?

Türkiye’de çocuk olmak ne anlama geliyor tam bilmiyorum, bunu ancak çocuklar yanıt verebilir ama çocuk olmanın çok zor olduğunu söyleyebilirim. Çünkü çocuklar yoksulluğun, ayrımcılığın, ırkçılığın çeşitli boyutlarını, yeni biçimlerini yaşarken ekonomik sömürünün, çocuk ticaretinin, devlet şiddetinin doğrudan hedefi olabiliyorlar. Devlet ne yazık ki mekanizmalarıyla, yasalarıyla, kamu görevlileriyle çocukları yeterince koruyamadığı gibi zaman zaman tüm bunlarla çocukların yaşadığı ihlallerin faili de olabiliyor.

Çocuklar Türkiye’de kriz dönemlerinde görünmez oluyor, sesleri duyulmuyor. Gereksinimleri de potansiyelleri de bu dönemlerde hiç fark edilmiyor. Yok gibi oluyorlar. Ancak başlarına “en kötü şey” geldiğinde kamusal alanda görünür olabiliyorlar.

Çocukların da tıpkı yetişkinler gibi zaman zaman geleneksel yaklaşımlarla zaman zaman siyasi iklimden kaynaklı ifade özgürlükleri kısıtlanıyor. Siyasete katılım araçlarından yoksun bırakılıyor. Herhangi bir ihlale maruz bırakıldıklarında ise adalete erişimleri çok güçleşiyor.

Çocuklar tıpkı yetişkinler gibi hayatta olan biten her şeyden etkileniyorlar. Hatta yetişkinlerden çok daha fazla etkilendiklerini söylemek hiç yanlış olmaz. Tabii Türkiye’de de böyle oluyor. Örneğin; eğer yoksulluk, ekonomik kriz derinleşmişse çocuk işçiliği artıyor. Çalışma koşulları ağırlaşıyor. Çocuk iş cinayetleri sıklaşıyor. Çatışmalı bir dönemse çocukların yaşam kayıpları yükseliyor. Şiddet günlük hayat pratiklerinde, siyaset alanında olağanlaşmışsa, toplum tarafından meşru görülüyorsa bu durum çocuklara ev içi şiddet ya da akran zorbalığı olarak yansıyabiliyor.

Ya da popülist politikalarla ırkçılık, ayrımcılık toplumda yükseliyorsa bu çocuklara da linç, şiddet, ayrımcılık olarak yansıyor. Bu türlü politikaların bedelini ne yazık ki çok ağır şekilde zaman zaman yaşamlarını kaybederek ödüyorlar.

Ve tüm bunlar yaşanırken çocuklar Türkiye’de hakları ve özgürlükleri olan bağımsız bireyler olarak görülmüyorlar. Ya ebeveynlerinin ya da devletin devamlılığını sağlayacak, onlara ait varlıklar olarak görülüyorlar. Bu da yetişkinlerin çocuklar üzerinde kolaylıkla tahakküm ilişkisi geliştirebilmelerine yol açıyor. Halbuki Türkiye’nin de tarafı olduğu BM Çocuk Hakları Sözleşmesi’ne göre çocukluk bir varoluş biçimi, çocuklar ise hak ve özgürlük sahibi bireylerdir.

Siz daha önceden Gündem Çocuk Derneği şimdi de FİSA Çocuk Hakları Merkezi olarak Türkiye’de çocuğun yaşam hakkını sistematik olarak izliyorsunuz? Neler söylersiniz bu konuda? Çocukların yaşam hakkını izlemek neden önemli?

Evet, uzun yıllardır çocukların yaşam hakkını izliyoruz. Çünkü yaşam hakkı ihlalleri aslında bir sonuç. Alınmayan önlemlerin, oluşturulmayan stratejilerin, uygulanmayan politikaların bir sonucu ve ne yazık ki çok acıklı bir sonucu.

Çünkü aslında ölüm ve çocuk yan yana anılması zor iki sözcük. Bir çocuğun ölmesi “doğal” değildir. Çocuk büyür gelişir, doğal olan budur. “Ölüm” yetişkinliğe aittir. Belki de yaş almışlığa… Oysa Türkiye’de her yıl yüzlerde çocuk önlenebilir sebeplerden dolayı yaşamını kaybediyor.

Dolayısıyla biz FİSA Çocuk Hakları Merkezi olarak çocukların yaşadığı yaşam hakkı ihlallerini görünür kılmak için bu hakkı izliyor ve yıllık raporlar hazırlıyoruz. Biliyoruz ki raporlar konuyu görünür kılarak, kamuoyunun dikkatini çekerek ve devletin yükümlülüklerini hatırlatarak, çocuk haklarına ilişkin politikalarda, otoritelerin tutum ve davranışlarını değiştirmede olumlu yönde değişiklik sağlayabiliyor.

Amacımız Türkiye’de çocukların yaşam hakkı ihlaline uğramamaları için devletin, yükümlülüklerini bir an evvel yerine getirmesine katkıda bulunmak. Bu amacımızın gerçekleşmesi için ulusal ve uluslararası kamuoyunun konuyu sahiplenmesi ve sesini yükseltmesinin yaşamsal önem taşıdığını biliyoruz.

2023 yılına ilişkin durum nasıl? Kaç çocuk, nasıl yaşamını kaybetti?

2023 yılı çocuklar için de oldukça zor bir yıl oldu. 6 Şubat Depremleri ve sonrasında yaşananlar çocukların hak ve özgürlüklerini doğrudan etkiledi. 2023 Raporunda yer alan oldukça can yakıcı yaşam kaybı verileri de bu yaşananların en kötü sonucuna işaret ediyor. Raporumuza göre 1 Ocak 2023 ve 31 Aralık 2023 tarihleri arasından en az 2107 çocuğun önlenebilir sebepler dolayısıyla hayatını kaybetti.

Bu çocukların en az 23’ü kamu görevlilerinin ihmali sonucu gerçekleşen yaşam ihlallerinde hayatını kaybetmiş durumda. Yani çocuklar sağlık, eğitim, bakım, ulaşım hizmeti alırken ve spor etkinlikleri sırasında kamu görevlilerin ihmaline maruz kaldı.

35 çocuk ise şiddet nedeniyle yaşamını yitirdi. Bu çocukların en az 7’si toplumsal cinsiyet temelli şiddete, en az 15’i ev içi şiddete ve en az 5’i çocuk cinayetlerine maruz bırakıldı.

En az 9 çocuk ise akran şiddeti nedeniyle hayatını kaybetti. Bu durum net bir veri olmasa da basına da yansıyan vakalardan dolayı gittikçe arttığı düşünülen akran şiddetinin önemsenmez ve önlenmez ise nasıl da ölümle sonuçlanabildiğini açık ediyor. Bu konuda Türkiye İstatistik Kurumunun (TÜİK) verisi oldukça çarpıcı. TÜİK tarafından gerçekleştirilen araştırmaya göre; Türkiye genelinde 10 Ekim – 16 Aralık 2022 tarihleri arasında 6-17 yaş arası çocukların yüzde 13,8’i ayda en az birkaç kez akranları tarafından zorbalığa maruz kalıyor.

Bu yıl raporumuzda vurguladığımız bir başka yaşam hakkı ihlali ise intihar. Rapora göre 2023 yılında en az 20 çocuk intihar sonucunda yaşamını kaybetti. Çocuk ve gençlik intiharlarına ilişkin de TÜİK’in verisi de çok çarpıcı. TÜİK’e göre 2022 yılında toplam 491 çocuk, 2021 yılında ise -15 yaş altı 71 çocuk olmak üzere 377 çocuk intihar etmiş.

İntiharı önlemenin en etkili yollarından biri önleyici ruh sağlığı hizmetleri alabilmek. Kamu tarafından verilen ruh sağlığı hizmetleri çok yetersiz. Bu hizmeti özelde almak ise çok pahalı. Ekonomik krizin yaşandığı son yıllarda bu durumun çocuklara bedeli gerçekten çok ağır olabiliyor.

Ekonomik krizin bir başka etkisi de çocuk işçiliği. Yine raporumuza göre 2023 yılında gittikçe ağırlaşan ekonomik koşulların etkisiyle daha uzun saatlerde, çok daha kötü koşullarda ve kayıt dışı çalışan çocuklardan en az 45’i iş cinayetleri sebebiyle yaşamını kaybetti.

Her yıl sistematik olarak kentsel ve kırsal mekanlarda gerçekleşen olaylarda, yani; su kanallarına, kent içinde kapatılmayan inşaat çukurlarına, rögar kuyularına vb. düşerek yaşamını kaybeden çocuk sayısı ise 53.

Bunların dışında yaptığımız izleme sonucunda gördük ki bu yıl;

• Trafik kazalarında en az 125 çocuk,

• Ev içi fiziksel güvenlik sağlanmadığı ve/ya da ev kazaları nedeniyle en az 29 çocuk,

• Yangınlar nedeniyle en az 23 çocuk,

• Soba/doğal gaz zehirlenmelerinde en az 4 çocuk,

• Gıda zehirlenmelerinde en az 2 çocuk,

• Elektrik ve yüksek gerilim çarpmalarında en az 5 çocuk,

• Diğer ihmal olayları nedeniyle ise en az 4 çocuk olmak üzere toplam 245 çocuk hayatını kaybetti.

Bireysel silahlanma nedeniyle ise en az 24 çocuk, karşıt gruplar arasında çıkan çatışmalarda ise en az 7 çocuk hayatını kaybetti.

Peki ya 6 Şubat depremleri? Kaç çocuğun yaşamını kaybettiğini biliyor muyuz?

Ne yazık ki tam sayısı bilmiyoruz. Depremin üzerinden bir yıl geçmesine rağmen hayatını kaybeden çocuk sayısına ilişkin resmi bir sayı açıklanmış değil. Medyada paylaşılan veriler ile bizim medya izleme yoluyla bilgisine ulaştığımız çocuklar dahil edilerek elde ettiğimiz veriye göre ise 6 Şubat’ta gerçekleşen depremlerde hayatını kaybeden çocuk sayısı en az 1682 çocuk.

Aslında sadece deprem sırasında değil sonrasında da çocuklar yaşam hakkı ihlaline maruz kalamaya devam etti. Kötü barınma koşulları ve alınmayan önlemler dolayısıyla en az 19 çocuk çadır/konteyner kentlerde ya da göç etmek zorunda kaldığı illerde ihmaller sebebiyle yaşamını yitirdi.

Peki yaşamını kaybetmeyen çocuklar neler yaşıyor? Siz Adıyaman’da bir yıldır çocuklara yönelik çalışmalar gerçekleştiriyorsunuz. Gözlemleriniz neler?

Yaşamını kaybetmeyen çocuklar ise gerçekten çok zor bir yıl geçirdiler. Bazıları ebeveynlerini, arkadaşlarını kaybetti, yakınlarını, öğretmenlerini kaybetti. Bazıları bu kayıplara enkaz başında birebir tanık oldu. Büyük bir kısmı enkazdan saatler sonra kurtarıldı. Bunların hala hem fiziksel hem ruhsal etkileri devam ediyor.

Evleri yıkıldı. Barınma biçimleri, hayat pratikleri değişti. Mahalleleri yok oldu. Okullara devam edemediler. En basit temel ihtiyaçları bile karşılanamaz oldu. Büyük bir kederin, büyük bir öfkenin içinde kaldılar.

Onların iyi olma halleriyle yeterince ilgilenemedi. Sesleri duyulmaz oldu.

Dedim ya Türkiye’de çocuk olmak çok zor ama kriz dönemlerinde bu zorluk daha da artıyor.

Ama işte her şeye karşın en azından Adıyaman’daki çocukların birer kurban olmadığını, hayatı değiştirebilme güçleri olduğunu biz onlarla birlikte yürüttüğümüz çalışmalardan, üretimlerinde biliyoruz. Çünkü yüzümüz de kalbimizi de onlara dönük.

Yetişkinler yüzlerini çocuklara dönmez ise onları anlamaları, onların potansiyellerini, belki de yetişkinlerde olmayan kuvvetlerini görme şansı yakalayamıyorlar. Bizim yani çocuk hakları hareketinin belki de ne büyük şansı bu.

26 Nisan’da İSİAS Otel davası görülecek Adıyaman’da. Siz de takip ediyorsunuz? Davada durum nedir?

Evet İSİAS Oteli davasının ikinci duruşması görülecek. Hatırlarsınız; depremin yaşandığı 6 Şubat’ta İsias Otel’de turnuva için Kıbrıs’tan gelen voleybolcu çocuklar, öğretmen ve antrenör ile Türkiye Turist Rehberleri Birliği organizasyonuyla eğitim gezisinde olanlar konaklıyordu. Seksen altı kişinin konakladığı otelde biri çalışan olmak üzere toplam yetmiş iki kişi yaşamını kaybetti. Yaşamını kaybedenlerin yirmi altısı yaşları 11-14 arasında değişen çocuklardı.

Voleybol turnuvası için Kıbrıs’tan gelen çocuklar otelin ön kısmında, çok yataklı odaların bulunduğu katlarda kalıyordu. Bina da deprem sırasında saniyeler içerisinde bu tarafa yıkılmıştı. Enkazdan sadece çocuklarla birlikte gelen dört yetişkin çıkabildi.

Yaşanan kayıplar Kıbrıs için 1974’teki savaştan sonraki en büyük trajedilerden biri oldu. Sadece yakınlarını kaybedenler değil tüm Kıbrıs için büyük bir “ortak yas” başladı.

Yaşamını kaybeden çocuklar “Şampiyon Melekler” olarak anıldı. Tüm adanın katıldığı “Adalete Işık Tut” yürüyüşleri gerçekleştirildi. Çocuklar için tablolar hazırlandı, anıtlar yapıldı.

Kıbrıslı aileler hem hukuk mücadelesi vermek hem de çocukları adına çalışmalar yürütmek amacıyla Şampiyon Melekleri Yaşatma Derneğini kurdu. Dernek davayla ilgili büyük bir adalet kampanyası başlattı ve binlerce insan “İsias Ortak Davamız” demeye başladı.

Kampanyanın da etkisiyle otelin yıkılmasına ilişkin açılan soruşturma görece hızlı sonuçlandı.

Soruşturma kapsamında otel ile ilgili Karadeniz Teknik Üniversitesi’nin hazırladığı bilirkişi raporunda, betonun kalitesinin bariz bir şekilde düşük olduğu, demir kalınlığının standardın çok altında olduğu zemin etüdü yapılmadığı, dere kumu kullanıldığı ve binanın ruhsatsız bir şekilde genişletildiği belirlendi. Raporda binanın ilk olarak 1991 yılında apartman olarak tasarlandığı ancak ruhsat çıkartılarak otele çevrildiği de vurgulandı. Dokuz kat olarak inşa edilen yapıya 2016 yılında ruhsat alınmadan bir kat daha eklendiğine dikkat çekildi. Binanın zemin raporu, statik hesap ve statik projesinin de bulunmadığı belirtildi.

Soruşturma sonucunda hazırlanan iddianamede Cumhuriyet Başsavcılığı, sanıkların “bilinçli taksirle birden fazla insanın ölümüne ve yaralanmasına neden olma” suçundan cezalandırılmalarını talep etti.

Dosya kapsamında otelin sahiplerinden Ahmet Bozkurt, Fatih Bozkurt ve Efe Bozkurt tutuklu yargılanıyor. Aynı şekilde sorumlu mühendis ve mimar Erdem Yıldız ile Halil Bağcı tutuklu, şirketin diğer ortakları ve ilgili diğer teknik personel ise tutuksuz.

Yargılamanın 3 Ocak günü gerçekleşen ilk gününde öncelikle sanıkların ifadeleri alındı. Otel sahipleri, -bugüne kadar takip ettiğim neredeyse tüm çocuk yaşam hakkı ihlali davalarında olduğu gibi- suçlamaları kabul etmediler. Aksine oteli “çok sağlam” yaptıklarını, malzemeden kaçmadıklarını, kaçak kat ve kolon kesilmesi gibi iddiaların doğru olmadığını söylediler.

Kendilerine iftira atıldığını, suçun kendilerinde değil “tırtıl gibi ve çok büyük şiddetle gerçekleşen depremde” olduğunu belirttiler. Ve tabii ki -depremin ilk günlerinde medyadan ve kimilerinin konuşmalarından hatırlayacaksınız – “asrın felaketi”nin yaşandığını, bu yüzden kendilerinin suçsuz olduğunu sık sık yinelediler.

Oysa aynı “asrın felaketinde” otelin hemen yanındaki ve karşısındaki binalar yıkılmamıştı, bunu hatırlamak hiç istemediler.

Verilen ifadeler tabii ki bunlarla sınırlı değildi. Üzüntünün ve özrün olmadığı sanıkların savunmaları -sanki- “hepimizin aslında nasıl bir hayata maruz bırakıldığını” anlatıyordu. Verilen ifadelerde sanıkların inkârının yanı sıra kötücül bir cahillik, feodal ilişkilerin baskısına maruz kalma ama öte yandan bundan sonuna kadar yararlanma vardı. Savunmalarda bilimsel olana uzaklık ile bir şey olmazlık; kâr ve para hırsı; ayrıcalıklı olmanın verdiği özgüven, her şeyi yapabilirim ve bana hiçbir şey olmaz duygusu, küstahlığı; sorumsuzluk, acımasızlık ve elbette daha nicesi bulunuyordu. Ama asıl bireysel denebilecek tüm bu hallerin olası toplumsal etkilerini ortadan kaldırabilecekken -aksine- tüm bunların pekişmesine, kurumsallaşmasına ve meşrulaşmasına yol açan sistemin kendisini açıkça görebiliyordunuz. İmar mevzuatından çocuk koruma politikalarına, arama kurtarma mekanizmalarından yapı denetlemeye kadar hiçbir sistemin insan odaklı, yaşam odaklı, hak ve özgürlük odaklı işlemediğini de…

Sonraki günlerde yakınlarını kaybedenler de anlatmaya başladı. Dinlemesi bile çok zorken yaşamasının zorluğu tahmin bile edilemez elbette. Ancak onca acıya, derin kayba karşın yaşamını kaybedenlerin yakınlarının ortak adalet mücadelesi, cezasızlığa karşı güçlü duruşları, ısrarları; Başbakanlarının, bakanlarının davaya müdahil olmak istemesi, davada tanıklık yapmaları; Kıbrıslıların an be an davayı takip edişi, çocuklarını kaybedenlere güç vermeye çalışmaları yani davayı gerçekten “ortak davaları” olarak görmeleri en az 50 bin kişiyi kaybettiğimiz 6 Şubat depremlerin ardından ortak yas bile tutamayan bize, pek çok şey söylüyor.

Bu ufuk açıcı söyleşi için çok teşekkür ederim.