On Ekim Ankara Katliamı, Yıllarca Kanayacak Yara

Haberler

O gün alanda katlettirilen canlar, bu ülkenin en güzel insanlarıydı, belki de en çok onlara ihtiyacı vardı. Onlar Ankara’ya doğru uzun yollar aşarak, coşkularıyla, barış arzularıyla gelmişti, koruyamadık. Daha sonra geriye dönük ortaya dökülen görüntü ve istihbarat bilgileriyle, IŞİD’li bombacıların her adımlarının takip edildiğini, önlerinin açıldığını, yetkililerin bilgisi, isteği doğrultusunda saldırının gerçekleştiğini kanıtlarıyla görecek daha da travmatize olacaktık.

Yüz canı yitirdik, onlar güvercin oldu, karanfil oldu, bulutlara yoldaş oldu.

O dakikalarda biz TTB pankartını yeni açmış yerleşiyorduk, henüz beş dakika önce geçip geldiğimiz havuz çevresinden bir alev topunun gökyüzüne yükseldiğini, künt bir sesin eşlik ettiğini gördüm, hemen yanımda bulunan Manisa Tabip Odası Başkanı arkadaşıma sıkıca sarıldım, “ses bombası herhalde kimse ölmemiştir değil mi?” diye mırıldandığımı hatırlıyorum. Kısa bir şaşkınlık, kaçışma olduktan sonra ortama soğukkanlılık hakim oldu, grubumuzdan bazı hekimler olayın merkezine yöneldi, bir kısmımızda koridor açmaya, en kenardaki nispeten hafif yaralıları taşımaya, ambulans aramaya başladık. Ben birkaç kişi ile birlikte, sol bacağından kanlar akan genç bir yaralıyı üzerimdeki TTB yeleğini çıkarıp, açık yaranın üzerine baskı yaparak taşımaya başladım. Bu sırada Gar’ın devamındaki opera köprüsüne doğru yürüyüşe başlayan kortejin olay yerine arkaya doğru yöneldiğini, bir grup çevik kuvvet polisinin de olay yerine doğru koşmasıyla kitleden tepkiler yükselince biber gazı sıktığını, kitlenin öfkesinin daha da arttığını gördüm. Bu sırada ileride Selim Sırrı Spor Salonu’nun yanındaki sokakta bir ambulansın durduğunu görüp taşıdığımız yaralıyı diğer üç yaralı ile birlikte en yakın hastane olan Numune hastanesine gönderip, biz de hastaneye doğru hızla yürümeye başladık, bu sırada yanımda beliren, sendika çalışanı arkadaşım Nazife şoka girmiş, bembeyez bir suratla “Hocam çok kötü, çok kötü, her yer kan, insanların parçalanmış, kollar, bacaklar var” deyince olayın ne derece korkunç olduğunu anladım ve ürpertici bir çığlık attım, bundan kimlerin sorumlu olduğunu, bizi kimlerin katlettirdiklerini, bombaladıklarını haykırdım. Bu sırada ilerlediğimiz caddeden biber gazı sıkıldığı için ayrılmış, Gençlik Parkı’nın içine dalmıştık, sıradan insanlar tepkisiz, boş gözlerle bize bakıyordu. Daha sonra Nazife benim çığlığımla kendine geldiğini, şoktan çıktığını söyledi. Numune Hastanesi’ne ulaştığımda acilin önü mahşer yeri gibiydi, çok sayıda ağır yaralı geliyordu, ambulansların ardı arkası kesilmiyordu. Kısa bir süre için Acil servise girip çıktım, içerdeki aşırı hareket ve karmaşa nedeniyle yaralılarımıza yeterince iyi müdahale olamayacağını düşündüm. 112 Koordinasyon Merkezini aradım, kendimi tanıttım, “elbette siz de acil servislere danışarak yaralı getiriyorsunuzdur, ancak Numune acil servisi tıkanmış durumda ambulansları diğer yakın acil servilere İbn-Sina, Hacettepe, Dışkapı, Ankara hastanelerine yönlendirir misiniz?” dedim. İbn- Sina hastanesinden ortopedist Sinan arkadaşı aradım, acile daha çok yaralı kabul etmeleri gerektiğini söyledim, o da zaten 46 yaralı aldıklarını daha da alabileceklerini, dekanında acile geldiğini söyledi. O sırada gittiğim İbn-i Sina Acil Servisinin oldukça düzenli olduğunu, personelin seri hareket ettiğini gördüm. Orada SES Genel Merkez yöneticisi bir arkadaşımı gördüm, ağlıyordu. Abisinin patlamanın olduğu yerde olduğunu, onu bulamadığını söyledi. Ben daha sonra Hacettepe Acil servisine geçtim, oraya da yaralılarımız getirilmişti, Çağrı ve Onur’u gördüm, Şevkat Abla duymuş geliyordu, dışarıda yakınları ve destek için bekleyenler vardı. Bölgeden geldiği belli olan bir genç yere çökmüş, avuçları ile yüzünü kapatmış ağlıyordu, “yüreğimiz kurudu, bu kaçıncı katledilmemiz, yeter yeter artık” diyordu. Onun sırtına elimi koydum, biraz olsun acısını dindirmek istedim. O sırada Dışkapı Hastanesi’nden bir telefon geldi oradan emekli olan röntgen teknisyeni bir arkadaşım “acilde yaralılarımızı kapıda karşılayan birkaç sağlık memuru ve sivil polis kötü muamele yapıyor, hızla buraya birkaç kişi ile birlikte gelin” dedi. Ben de orada bekleyen arkadaşlara çağrı yaptım, iki taksi ile zaten çalıştığım yer olan Dışkapı hastanesine ulaştık. Acilin önü kalabalıktı, kendi kliniğime uğradım bir önlük giydim, alt tünelden TMMOB yöneticisi Cemallettin ile acilin içine geçtik. Orada SES’ten arkadaşları ve ATO’dan Rıza’yı gördüm. Hızla cerrahi servislere, ameliyathane ve yoğun bakımın olduğu katları dolaştık. TTB’de kurulan koordinasyon merkezine acile giriş yapan yaralılarımızın, doğrudan morga getirilen kaybettiklerimizin isimlerini bildirdik, yaralanmalar hakkında ilk teşhisleri not ettik. Tüm hastanelerde ATO yönetiminden arkadaşlar da hızla devreye girmiş, merkezde onlarda koordinasyon çalışmasına başlamıştı. Dışkapı’nın kliniklerinde bir çok ortopedist, genel cerrah, anestezi uzmanı, hemşire ve teknisyenin evlerinden olayı duyarak, ya da nöbetçi asistanlarının çağrısı ile koşup geldiklerini öğrendim. Başhekimlikteki yöneticiler de oradaydı, onlarda hekimlere çağrı yapmışlardı. Hızla 10 yoğun bakım yatağı, 10 ameliyat masası, servislerde de çok sayıda yatağın açıldığını öğrendim. Anestezi uzmanı bir arkadaş bana gelip bilinci kapalı, kimliksiz, kan grubu belli olmayan kanamalı hastalar var dedi. Bir süre sonra ise tamam kan gruplarını belirledik dedi. İlk 30-45 dakikalık süre içerisinde acil serviste tabip odasından, SES’den bir çok arkadaşımın, Acil uzmanı Engin’in orada yaralıların durumlarını takip ettiğini, yakınlarına bilgi verdiğini gördüm. Acil servisin girişinde genç bir adamın baygınlık geçirdiğini söylediler, başına gittim yaralı olmadığı, ancak arkadaşının halini gördüğü, durumunun ciddi olduğunu anladığı için çaresizlikten bu hale geldiği anlaşılıyordu, yaralının adının Leyla Çiçek olduğunu söylediler, elimdeki listeye baktım “ameliyatta ağır” yazıyordu. Acil kapısında yaralılarımızı karşılarken yanlı, incitici tutum sergiledikleri söylenen 2 sağlık memuru ile bir fırsat yaratıp konuştum, dünya görüşlerini mesleklerini icra ederken sergilemelerinin doğru olmadığını, etik ve deontolojik değerlere göre hareket etmeleri gerektiğini kendilerine hatırlattım.

Hastaneye 68 yaralı başvurmuştu, başta cerrahlar ve anestezistler olmak üzere sağlık çalışanlarının içten müdahalesiyle ilk 2-3 saatten sonra acilde, yoğun bakım ve servislerde işler yoluna girmeye başlamıştı. Sonraki saatlerde HDP milletvekilleri ve Sezai Temelli ile serviste yatan ve henüz ameliyattan yeni çıkan yaralılarımızı ziyaret ettik. Bu arada bir yaralıyı başka hastaneye götürmek için gelen ambulans görevlileri biri kadın, diğeri erkek ATT’ler patlamadan sonra kendilerine 3. bomba ihbarı geldiğini o yüzden 10-15 dakika bekleyip sonra alana girdiklerini, bu sırada hekimlerin yaralılara müdahale ettiklerini gördüklerini ve işlerinin kolaylaştığını söylediler. Hastaneye yakınını kaybeden bir aile ile gelen kadın avukat bana morgun ne tarafta olduğunu sordu, morga alandan ölü olarak getirilen 8 kişi vardı, bunlardan birisinin aile tarafından teşhisinin yapılacağını söyledi onlara yolu göstermek için eşlik ettim, morgun önünde ince uzun boylu genç bir sivil polis bana kimliğini gösterip “yardımcı olur musunuz canlı bombayı arıyorum” dedi, ben ise tepki gösterdim, “bizi bilerek ateşe attınız korumadınız şimdi burada ne işiniz var” dedim, sivil polis ölenlerin isimlerini biliyoruz ancak aynı isimden binlerce kişi olabilir bize TC kimlik numaraları lazım dedi. Yukarıya acil hasta kabulünün olduğu deske gittik, memurlar ölü gelenlerin girişinin yapılmadığını direk morga indirildiğini söylediler. O sırada CHP milletvekili Necati Yılmaz olay sonrası alanda şüpheli tavırları ile dikkat çeken genç bir kızın bürosuna getirildiğini, psikiyatristin değerlendirmesi gerektiğini söyledi, kısa kızıl saçlı genç kızın, kendinde değilmiş gibi bir hali vardı, bombacıları gördüğünü, garın tuvaletinde üzerlerine bomba yerleştirdiklerini söylüyordu, üzerinde Adana vs birkaç yere bilet çıkmasının nedenini de “bilmiyorum” diye cevaplıyordu.

Sonraki günlerde hastane bahçesinde KESK’li arkadaşların kurduğu koordinasyon masası ve parti temsilcileri tüm gün yaralılara ve yakınlarına destek sundular. Aynı şekilde Numune önü ve İbn-i Sina da da koordinasyonlar oluşturuldu. Yaralıların çoğu taburcu oluncaya kadar gece geç saatlere kadar, hafta sonları dahil gönüllü arkadaşlar yaralıların ve yakınlarının yemek, barınma gibi ihtiyaçlarını karşıladılar. Masalara gelip “ben ne yapabilirim, yemek, yatacak yer, araba gerekli mi?” diye soran bir çok kişiye rastladım.

Olay ertesi Pazartesi ve Salı günü Dışkapı hastanesi yoğun bakımda yatan 9 yaralıyı ziyaret ettim, asistan ve hemşirelerden beni bilgilendirdiler. Asistanların yaralılar hakkında saygı ile detaylı bilgi vermesi bana güven verdi. Birkaç gün içinde genç yaralıların bilinçleri açıldı, açık kırığı, batın, ince barsak yaralanması, karaciğer laserasyonu, olanlar opere edilmiş, genel durumları düzelmeye başlamıştı. Onlardan Aynur’un mandibulasında, servikal omurda bilye vardı, yüzünde ödem, çenesinde şekil bozukluğu vardı, konuşamıyordu ancak bilinci açıldıktan sonra ben başına gidip dostça konuşunca benden kağıt kalem istedi, “iyiyim, ne zaman çıkacağım” diye yazdı, dışarıda bekleyen anne ve babasına bu haberi verince; annesi “şu anda yeniden doğdum sanki” dedi. Kazım bana patlama anına ilişkin bazı bilgileri anlatmak istediğini söyledi. Olay sırasında takkeli, yeleği olan sakallı birisinin elinde bir çanta ile kalabalığın içine girdiğini bunu fark eden iki kadının şüphelenip onu takip ettiğini sonra patlamanın gerçekleştiğini, ilk ölenlerin de bu iki kadın olduğunu anlattı. Mehmet de uyanmıştı, bizden ilk isteği cep telefonu oldu, kız arkadaşını aradı. Mustafa Bey batından yaralanmış, solunum sıkıntısı da vardı, bir an önce yoğun bakımdan çıkmak istediğini söyledi. Serviste yatan genç yaralılar, bilyeler nedeniyle ince barsakları parçalandığı için genel cerrahide opere edilmişlerdi, diğer gençlerin bacakları şarapnel ve bilyeler nedeniyle açık kırık oluşmuştu, işitme kaybı olanlar vardı. Boynundan damar yaralanması olan genç kızımız Canan ise durumunun hızla iyileşmesi üzerine taburcu edildi, hastaneden ayrılırken sanılanın aksine korkmadığını, bundan sonra tüm hayatı boyunca barış için çaba göstereceğini söyledi. İstanbul a gönderdiğimiz başka bir genç kız ise giderken, sık ziyaretimizden dolayı bize alıştığını artık bizi göremeyeceği için üzüldüğünü söyledi. Yoğun bakımdaki en ağır yaralılardan olan İdris göz içi, iç organ yaralanması vardı göz operasyonu için Gazi Tıp Hastanesine nakledildi, sonraki hafta sağlık durumunda iyileşme olduğunu oradaki gönüllü hekim arkadaşımız Vedat bildirdi. Yener durumu en ağır olandı ve en geç yoğun bakımdan o çıktı. Kafa içi yaralanması olan, her gün kafa içi basıncı ölçülerek, cerrahi gerekir mi diye takip edilen Yener’e, babası “onun adı Yener, tüm bunları yenecek, iyileşecek, hem o bana kanserden ölen annesinin emaneti” dediğinde durumun ciddiyetini anlamıyor herhalde demiştim kendi kendime, gerçekten mucizevi bir şekilde sekelsiz ayağa kalktı, Mersin’e döndü. İsmail’in ise bilinci kapalıydı ve vücudunda geniş bir alanda ciddi yanığı vardı, o da yoğun bakımdan yürüyerek çıktı, yanık ünitesine nakledildi. Hastane yönetimi de yaralıların listesini verme konusunda, işlerin organizasyonunda kolaylık sağladı. Birkaç can sıkıcı olaya tanık oldum: yoğun bakım koridoruna bir saldırganın dalıp bu teröristlerin işini ben bitireceğim demiş, yaralı yakınları çok tedirgin olmuş. Katliamı kınamak, kaybettiğimiz canlarımızı anmak için emek meslek örgütleri olarak Pazartesi ve Salı günleri “Hayatı durduruyoruz, iş bırakıyoruz” demiştik. O iki gün saat 10.04 de sağlık çalışanları hastane önünde toplandık, bildiriyi ben okudum, sonradan benim bakmam için konsültasyon istenen bir hastanın oğlunun pencereden biz anma yaparken bakıp “bunları da geberteceksin” dediğini o kliniğin sorumlu hemşiresi arkadaşım konsültasyona gittiğimde söyledi, ben de niye o hastaya dün değil de bu gün geldiğimi, neden hayatı durdurduğumuzu, grev yaptığımızı usturuplu bir şekilde anlattım ve muayenesini yaptım. Gerçekten İbn- Sina Hastanesi’nde de 2 gün boyunca ameliyatlar yapılmadı, o sırada klinikte yatan babamın da ameliyatı ertelendi.

O günlerde kendimi hiç iyi hissetmiyordum, neyse ki olayın 1. haftasından itibaren hızla iyileşen genç yaralılarımızı görmek bana enerji verdi. Ancak Numune beyin cerrahisinde yatan Cihan ve İlyas’ın ailelerine bilgi aktarmak için doktorlarıyla görüştükten sonra ailenin merak ve korkuyla benim ağzımdan çıkacak kelimelere odaklanması, onlara iyi haber verememek çok acı vericiydi.

İbn-i Sina Hastanesi’nde reanimasyonda yatan, 3 kez ince barsak rezeksiyonu geçiren torunları Okan bekleyen amca ile sohbet ederken de çok fazla tedirginlik hissetmiştim, ya hayata tutunamazsa diye. Neyse ki Okan’da oldukça iyi bir seviyede taburcu oldu, ancak zaman zaman barsak tıkanması ile acillere başvurur mu acaba diye yine de endişelendim. Karaciğerinde ve bacaklarında ciddi yaralanması olan çok fazla kan transfüzyonu yapılan İhsan Bey’de reanimasyondan çıkmayı başardı, ortopedi servisinde ağır bir operasyon geçirdi, şimdi o da daha iyiymiş. Yüzüne baktığınızda insanda sıcacık duygular oluşturan Silopi’li Barış’ın da ciddi yaralanmaları vardı, akciğer, dalak yaralanması, düşük ayak, işitme kaybı, karında yanık gibi. Üstelik Barış’ın bacak kemiğine başka birisinin kemik parçasının saplandığını gösteren bir röntgen görüntüsü vardı, doktorlar çekmiş fotoğrafı.

Çocuk yaralımız Özgecan’ın sağ kolundaki sinir zedelenmesine yönelik operasyonu Sinan arkadaşımız yapmıştı, durumu iyiye gidiyordu. Özgecan’ın annesi patlama sırasında havuzun kenarına oturmak üzere eğildiği için ölümden kurtulduğunu, boynunda kesi oluşturan parçanın bir kaç milimetre daha derinden geçmesi halinde şah damarını parçalayacağını anlatıyordu. Boyun bölgesinde bilye girişi nedeniyle omurilik yaralanması sonucu felç olan, yatak yarası nedeniyle plastik cerrahide opere edilen rehabilitasyon sürecindeki Mustafa amcamızı, reanimasyon ünitesinden çıkmayı başaran 10 çocuklu Maşallah teyzemizi unutmamak gerekir.

Kaybettiğimiz canlardan çok sevgili Korkmaz Tetik’in ailesinin evine sonradan gittiğimde annesi ve ablası “Korkmaz Numune’ye kaldırıldığında kendindeydi, görünür bir yarası yoktu, hatta bir ara ayağa bile kalkmış, durumu hakkında önce doğru bilgi alamadık, iyi diyorlardı ancak, doktorlar ve hemşireler müdahaleden çıktıklarında ağlıyorlardı” dediler. Bana annesi “neden o sırada TTB’den birisi Korkmaz’ın durumu hakkında bize bilgi vermedi, belki oğlumun elini tutardım haberim olsaydı” diye ifade etti.

Bir meslektaşım Numune Hastanesin’nde ortopedi uzmanı olan eşinin yaralılara müdahale etmek için 3 gün eve gelmediğini söyledi. Hastanelerde hizmet veren hekimleri, sağlık çalışanlarını, koşturan tabip odası yöneticisi ve aktivisti hekimleri, SES yöneticisi ve üyesi arkadaşlarımızı anmak istiyorum. Ayrıca yaralıların durumunu günlük olarak soran ATO sekreteri Yasemin’e bilgi aktardılar, teşhis, seyir ve son durumlarını güncellemeye çalıştılar. Ancak yaralılarımızın şimdi ki son durumları ve ihtiyaçları konusunda hala eksiklerimiz olduğunu düşünüyorum.

Bu olayda bombaların etrafa saçtığı lanet olası sayısız bilyenin insan vücudunda ne kadar çok hasara yol açtığını, ne kadar çok klinik tablo oluşturduğunu hayret ederek öğrenmiş olduk. Karın, iç organlar, pankreas, omurga, omurilik, uzun kemikler, göz, kafa içi vücutta girmediği yer yok gibiydi. Hâlâ vücudunda bir çok bilye ile taburcu olanlar, 2., 3. kez ameliyat olmak için tekrar hastaneye yatacak olanlar var. En hafif yaralananlardan sendika yöneticisi iki kişinin işitme kayıpları sürüyordu.

Bu tür olaylardan sonra toplumda, ölen öldü, yaralananlar da bir süre sonra iyileşir nasılsa diye bir kanı oluşuyor sanırım. Oysa hayatta kalanlarda yaralanmanın ciddiyetine, anatomik bölgeye, hızlı, doğru müdahale edilip edilmediğine bağlı olmak üzere, birçok sekel kalıyor. Zira ben de ruhumda ve yüreğimde sekel kaldığını düşünüyorum, “bize yapılanı nasıl unuturum, kaybettiklerimiz aklımdan çıkar mı?” diye soruyorum. Yaralılardaki sekeller ömür boyu ameliyatlar, sakatlıklar, acılar, ağrılar nedeniyle sağlık yükü olarak kendini gösterecektir. Muhtemeldir ki; ekonomik sıkıntılara, ruhsal sorunlara da yol açacaktır. Şimdiden birkaç yaralının ağır özürlü ve bakım hastası olacağını biliyoruz ne yazık ki.

Deniz Erdoğdu

14.12.2015/Ankara