Son yıllarda başta hekimler olmak üzere sağlık emekçileri Türkiye’den göç ediyor. Özellikle genç ve nitelikli hekim arkadaşların başka bir ülkede “sıfırdan” bir hayata başlamak istemesi gerçek anlamda onların da istedikleri bir şey değil. Gittikleri ülkelere uyum sağlama konusunda çok zorlanıyor, yakınlarını, geçmişlerini, anılarını arkalarında bırakmak zorunda kalıyorlar. “Giderlerse gitsinler” tümcesinde vücut bulan bir yok sayılma, değersizleştirilmenin yanı sıra nitelikli insan yerine vasatlığın yüceltildiği, liyakat yerine kayırmacılığın baş tacı edildiği bir toplumsal düzen, sağlıkta piyasalaşma ile birlikte artan şiddet onları gitmek istemesinde en büyük etken. Hekimlerin göç etmelerinde ekonomik gerekçeler sonlarda yer alıyor. Aslında onlar yaşanmaz hale gelen bir toplumsal düzenden kaçıyorlar. Hekimler onurlu, insani mesleki koşullar ve güvenli bir gelecek hayalleri ile ülkeyi terk ediyorlar. Çok şey istemiyorlar.
Tıp Dünyası’nda bundan sonra hekim göçü ile ilgili hikayelere yer vermek istiyoruz.
Dr. Meltem Özkan Girgin
Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı
Birleşik Krallık’a taşınma kararımız ani olsa da, yurtdışında yaşamayı çok sıklıkla düşünmüştüm. 1994-96’da United States Medical Licensing Examination’ı (USMLE) geçmiş Amerika’ya gidecekken, fikir değiştirip Türkiye’de kadın doğum uzmanlığına başlamıştım. Uzak bir coğrafyayı, aileye kolay ulaşamıyor oluşu kabul edememiştim. Şimdi bu kararın daha da isabetli olduğuna kanaatindeyim. Annem çok yaşlı ve yalnız, ona yakın olmalıyım. Babamın 2021’deki terminal hastalık döneminde ise vize evraklarımı bekliyor olduğum için yanında ve sonra cenazesinde bulunamamak beni üzmüştü.
Meslekten bağımsız olarak aileden uzakta yaşamak bu gibi güçlüklerle hayatı gölgeliyor. Ancak örneğin, benim hayatımda göç; betondan kaçış, doğayla buluşmak, sabah türlü kuş sesiyle uyanmak, çocuklarımın okula giderken geyik ailelerini kovalayabilmesi ihtimali, trafikte insanca seyir, markette sıramın çalınmaması, çocuklarım için stressiz bir ilk ve ortaokul zamanı demek. Yaşadığım şehir bu imkanları sunuyor; Reading çalıştığım Londra’ya çok rahat bir hızlı tren seyahati ile 25 dakika. Günün hemen her saatinde sıkça tren var. Geçen hafta yaşadığım mahalle kırsal ve şehir yaşamının dengeliliği açısından, İngiltere’de yaşanacak en iyi iki mahalleden birisi seçildi.
Bir not düşeyim, doğanın içinde olduğumu hissettiğim bu şehrin sakinleri de sohbetlerinde “Ah İngiltere kırsalında yaşamak vardı” diye iç geçiriyor. Umberto Eco bir romanında çeşitli milletlerin ortak özelliklerinden bahsederken Fransızlar için “Ne istediklerini bilmezler. Tek bildikleri ellerindekini istemedikleridir” diyordu. Bence bu insanlık için genel geçer bir kural.
Birleşik Krallık’a taşındığım 2019 Aralık’ında COVID-19 pandemisi henüz başlıyordu. Geliş planımız eşimin iş kurması, çocukların okula başlaması sonrasında benim çalıştığım özel hastanede aralıklı çalışma sözü vererek İstanbul ve Londra arasında seyahat ederek bir yaşam kurmaktı. Pandemi ilk haftalarından bana bunun olamayacağını gösterdi. Hemen dil sınavı Occupational English Test’i (OET) ve pandemiye rağmen kısıtlı sayıda adayın sınav yeri bulabildiği bir dönemde tökezlemeden Professional and Linguistic Assessments Board (PLAB) 1 ve 2’yi geçip General Medical Council kaydımı yapmayı başardım. Sonra o ana kadar hiç düşünmediğim bir soru sormam gerekti. Ben bu özelliklerimle nerede çalışacaktım? Bilgili arkadaşlardan nasıl bir yol izleyebileceğimi öğrenmeye çalıştım. Bu anlamda Birleşik Krallık’ta kayıtlı doktorların kurduğu WhatsApp grubu her zaman ve çokça aydınlatıcı oldu.
COVID burada, günlük yaşamın fizikselliği açısından Türkiye’dekinden göre daha az sınırlayıcıydı. Zira ülkede, her yerde koca parklar (çocuk parkı değil, binlerce metrekare doğal veya yapay yeşil alanlar) var. Pandeminin en kötü döneminde bile herkesin ikişer saat açık havada spor yapma hakkı oldu. Dolayısıyla ben ve çocuklarım sıklıkla dışarıdaydık. Bu arada devlet okullarında online eğitim çok geç başladı. Bu yüzden ben bir yandan kendi sınavlarıma çalışırken, bir yandan da iki ilkokul öğrencisi çocuğuma öğretmen oldum. O günleri yatak odamızda iki kişilik yatağın üzerinde benim ve çocukların çalışma materyalleri dağılmış, çocukların konsantrasyonunu korumaya çabaladığımı, kimi zaman güldüğümü, kimi zaman kızdığımı, bazen de yorgunluktan sızdığımı hatırlıyorum. O dönemi pizza fırını kullanarak, hobisinde derinleşerek, kitap, film ve müzikle geçirenlere o kadar özendim ki.
Sınavı geçtiğim 2021 Ağustos’unda Kuzey Londra’da Türk bölgesinde bir kliniğe CV gönderdim, görüşmeler yaptım ve orada yarı zamanlı çalışmaya başladım. Bu düzenin hasta sayısının gittikçe artarak tam zamanlıya evrileceğini bekliyordum. 6 yılın sonunda bu anlamda düşündüğümün çok daha gerisinde olunca, bu kez de 2025 kışında İstanbul’da bir ofis açtım. Her ay birkaç gün İstanbul’da hastalarımı görmeye karar verdim.
Objektif olmam gerekirse, 50 yaş bir doktor olarak Birleşik Krallık’a gelmek için oldukça geç. Benim göç motivasyonum henüz çok genç olan iki çocuğum idi. Onlar açısından altı yılın sonunda arzuladığım kazanımları edindiğimi düşünüyorum. Benim özelimde ise, deneyimli bir kadın doğum uzmanı olarak Türkiye’de mesleğimi uygulama olanağı bulduğum kurumlardaki fiziksel lüksü ve geride bıraktığınız mesleki konumun ağırlığını bulmak neredeyse imkansız. Ben ülkenin ulusal sağlık sistemi olan National Health Services (NHS) hastanelerinde de çalıştım. Part-time, kadrosuz çalıştığınız bu sisteme locum deniyor. Yani kabaca siz bir hastanenin kadrosunda olmaksızın ya hastanenin kendi kontak listesinden ya da sizin ilişkide olduğunuz locum ajansları aracılığı ile çalışabiliyorsunuz. Locum olarak hastanelerde yarım günlük shiftler alabilir, bunu düzenli hale getirebilir, hatta aylarca rutin staf kadrosunda gibi görev yapabilirsiniz. Yani sistem ihtiyaç duyduğunda personelini dışarıdan alımla tamamlayabiliyor. Bu esneklik güzel. Üstelik locum ajanslarıyla iş bulduğunuzda saat başına aldığınız ücret bu hastanenin personeli olanlara göre daha fazla oluyor. Ancak şimdiki düşüncem NHS çalışma sisteminin benim için sürdürülebilir olmadığı yönünde. Kültür, mesleki uygulama kültürü oldukça zorlayıcı, fiziksel şartlar ağır. Bu yüzden kendi kariyerimi ancak özel kliniklerde şekillendirebileceğimi düşünüyorum ve böyle uyguluyorum.
Türkiye’deki tıp uygulamalarından farklı olarak NHS kurumu çalışanları National Institute for Health and Care Excellence (NICE) yönergeleri doğrultusunda işlerini yaparlar. Hastanın semptom ya da tanısına dair yönergeler hekimin sınır ve sorumluluğunu belirler. Hekim temelde bu yönergeleri uygulamakla yükümlüdür ve bu durumda hastaya bir zarar gelse bile herhangi bir sorumluluk yüklenmez.
NHS, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra çok insancıl prensiplerle kurulmuş, bence mükemmel tasarlanmış bir sistem. Ancak son 15 yılda tıpla ilgili değişiklikleri yakalamak, uygulamak, vatandaşları yaşam konforu sağlamak anlamında oldukça yetersiz kalıyor. Birleşik Krallık vatandaşları sağlık hizmeti alırken -teşbihte hata olmaz- içine düştüğü küp yavaş yavaş ısıtılan kurbağa gibi farkında olmadan büyük kayıplara uğruyor. Ancak özellikleri geçmişe ve kurumlara saygı olan bu insanlar hiç de düşündüğünüz gibi şikayetçi olmuyorlar. Acilde 16 saat bekleyen hastalar sonunda aldıkları küçük hizmetlerden memnuniyetle ayrılıyor, teşekkürlerini eksik etmiyorlar.
Sağlık hizmetlerinin popülist politikalarla yönetildiği ve bir yandan da toplumun özel sağlık kurumlarına adeta itildiği bir ülkeden gelen bizler, geciken doktor randevuları yanı sıra alıştığımız hizmetleri hemşire, ebe ve sağlık görevlilerinden aldığımız bu sistemde şaşkına dönüyoruz.
Tıp uygulamaları genellikle defansif; bir doktor hastaya ayırdığı zamandan daha fazlasını, hasta notları almaya, bu notlarda hastayı güvenli olarak bilgilendirdiğini kanıtlamaya, konsültasyon mektupları yazmaya, yani formalitelere ayırıyor. Bu hem hizmet vereni hem de alanı oldukça mutsuz eden bir durum.
Ülkede tıp eğitimi oldukça pahalı, tıp eğitimini bitiren biri yaklaşık 75 bin pound borçla başlıyor hayata. Bunu çalışmaya başladıktan sonra yıllar içerisinde, son ekonomik kararlarla artık faiziyle ödemek zorunda. İkinci büyük sorun, doktorların düşük ücretlerle çalışıyor olması. Maaşlar iyileştirilmediği için sürekli grevler oluyor, bu da zaten tıkalı olan sistemi daha da yüklü hale getiriyor. Pandemi ile birlikte yavaşlayan sağlık hizmetleri şu anda bekleyen 8 milyon hasta randevusu birikmesine neden oldu. Ve bu yük asla eritilemiyor.
Dışarıdan bakınca inanılır gibi gelmiyor belki ama sistem bir yandan da çalışanları aşırı yüklüyor. Özel hekimlik yapmakta da ciddi sınırlar var. Öncelikle, özel hastane ve klinik sayısı çok az ve bunlar çoğu kez üst gelir grubuna hitap edecek şekilde pahalı. Özel tıp hizmeti tabana yayılamıyor çünkü regülasyonlar çok ağır, pahalı ve süreçler yavaş işliyor.
Hekimlerin mesleki sorumluluk sigortası (özellikle sadece özel hekimlik yapıyorsanız ve örneğin kadın doğum gibi uzmanlık dallarında) oldukça yüksek, senede binlerce pound ödüyorsunuz.
Tıp fakültelerinden mezun olanlar sistemde kolay yol alamıyorlar. Uzmanlık veren iş olanakları (training jobs) günden güne azalıyor. 2024 istatistikleri, açılan 12 bin 500 uzmanlık eğitimi kadrosuna karşılık yaklaşık 40 bin doktorun yarıştığı yönünde. Dünyanın her yerinden her yıl yaklaşık 10 bin kadar doktor bu kadroları almak umuduyla ülkeye göçüyor. Türkiye’den farklı olarak burada bir de uzmanlık eğitimi vermeyen kadrolar var. Örneğin ilgi alanınız genel cerrahi ise çömez-orta kıdem asistanı gibi başlayıp hayat boyu hep o düzeyde kalabilirsiniz. Herkes uzman olmak zorunda değil ancak bu durumda uzman doktorların gözetiminde çalışabilirsiniz. Yazık ki bu kadrolar da sayıca çok az.
2024 istatistikleri, PLAB geçenlerin sadece %13’ünün istihdam edildiği yönünde. Ciddi bir doktor işsizliği demek bu.
Genç doktorların tekrarlayan grevleri yeterli hak kazanımı getirmiyor. İç karartıcı bu tablo, buradaki hekimlerin de kendilerine başka ülkelerde gelecek aramasına neden oluyor. Her yıl binlerce doktor Avustralya, Yeni Zelanda, Kanada’ya ve Körfez ülkelerine gidiyor.
Başka ülkelerde tıp eğitimi almış doktorların (IMG) durumu zaten dezavantajlı iken, NHS işe alımlarında yakın zamanda başka bir olumsuzluk ortaya çıktı. Alınan kararla uzmanlık eğitim kadroları öncelikle Birleşik Krallık’ta tıp fakültesi mezunu adaylara verilecek. Bu düzenlemeyi tabip odası da destekliyor. Bunun dayanak noktası ülkede tıp eğitiminin çok yüksek maliyetinin oluşu. Ancak çalışan doktorların %50’sinin IMG olduğu göz önüne alındığında bu kısıtlama yine büyük haksızlıklara gebe. Halbuki Birleşik Krallık’ta her yıl tıp fakülteleri sadece 12 bin 500 doktor mezun ediyor. Halihazırda ve yakın geleceğin iş gücü olacak IMG doktorlar kariyer basamakları kısıtlanarak küstürülüyor. Tıp fakültelerinden yılda 14 bin doktor mezun eden bu ülkede oluşacak doktor açığı muhtemel ki IMG’lerden özür bile dilemeden yine onlar tarafından doldurulacak.
“Bu sistemin hiç iyi yanı yok mu?” diyeceksiniz. Elbette var. Kimse haftada 40 saatten fazla çalışmaya zorlanamaz. Mesai içinde, belli sayının üstünde hasta göremez. Bu, öncelikle güvenli meslek uygulaması sonra da çalışan sağlığı açısından öncelenen bir şart.
Hastanelerde ciddi bir kıdem baskısı olmaz. Kimse rütbesini başkasına karşı avantaj olarak kullanamaz, emir kipiyle konuşamaz. Uzman doktorla çömez, ebe, hemşire, hasta bakıcı iş akışındaki yerleri belirli olduğu halde eşit şekilde muamele görürler.
Sağlık personelinin yıllık izinler dışında study leave denilen ücretli izinleri, eğitim için başvurabilecekleri burslar vardır.
Çalışan olarak hastaneden yorgun argın da çıksanız evinizin yolunda dinlenebileceğiniz bir park, kafe veya pub bulabilir, keyif yapabilirsiniz. Yolda insanlarla sıkça selamlaşırsınız, kimse sizi itip kakmaz, sıra beklerken hakkınıza tecavüz edilmez, kişisel mesafeye son derece özen gösterilir. Elbette bunlar sizden de beklenir.
Tüm dünyada olduğu gibi özellikle Londra gibi büyük şehirlerde güvenlik sorunları var, suç oranları artıyor. Ancak istatistikler diyor ki, artan sokakta hırsızlık, yankesicilik türü adi suçlarken; ölüm ve yaralanmalı suçlar ise yavaş da olsa azalıyor.
Sözün özü; ancak toplamda bakıldığında, memleket hasretinin geçtiği birkaç yıldan sonra buradaki hayat Türkiye’dekine göre daha az stresli, öngörülebilir, yavaş ve huzurlu.
Fakat… Herkesin yurtdışında yeni bir yaşam arama nedeni, motivasyonu, kişisel beklentileri farklı iken; Birleşik Krallık yaşamına uyum süreci, sonuçlarını kişisel dayanıklılığın belirlediği bir proje gibi düşünülmeli.
