Film İncelemesi: Sırat

Kültür-Sanat

Gönül Malat

-Cezayir Kurtuluş Savaşı’nda ölenleri anarak-
Efendi misiniz, kodaman mısınız ne,
Az önce verdiler elime
askerlik kâğıtlarımı,
savaşa çağırıyorlar beni,
insancıkları öldürmeye gelmedim ben,
gelmedim ben bu yeryüzüne.*

Spoiler içerir.

Yönetmenliğini Óliver Laxe’ın yaptığı ve senaryosunu Santiago Fillol ile yine Óliver Laxe’ın yazdığı Sırat filminin pek çok yapımcısı arasında filmlerine hayranlık duyduğum bir diğer İspanyol yönetmen Pedro Almodóvar da yer alıyor. 78. Cannes Film Festivali’nde Jüri Ödülü’nü alan film, 38. Avrupa Film Ödülleri’nde En İyi Görüntü Yönetmeni, En İyi Kurgu, En İyi Prodüksiyon Tasarımı, En İyi Ses ve En İyi Avrupalı Kast Direktörü ödüllerine de layık görülmüştür. Ayrıca İspanya’nın 98. Oscar Ödülleri adayı olan film, 40. Goya Ödülleri’nde de on bir dalda aday gösterilerek bunların altısını kucaklamıştır.

İspanyol ve Fransız ortak yapımı filmin, -bu film sayesinde bilgi sahibi olduğum- “Rave” müziği merkezine alarak söylemek istediğini diyalogdan çok kameradan yansıtması filmin çıtasını da hayli yükseltmiş doğrusu. 1950’lerde başlayıp 1980’lerde iyice şekillenen rave müziği; DJ performanslarına eşlik eden, tekrarlı dans ritimleri ve ışıklı gösteriler odağında yapılıyor. Yeraltı kültürlerinden doğup zamanla büyük kitlelere ulaşmış elektronik, tekrarlı ritimlerle yapılan popüler bir dans şeklidir diye de tanımlanabilir. Rave müziği yapan katılımcılar, müzikle bütünleşerek sosyal bir deneyim ve topluluk-aidiyet hissini yaşadıklarını belirtiyorlar çoğunlukla. Bir çeşit sivil itaatsizlik hareketi gibi! Dansları ise özgür hareketlerle karakterize! Ritm, kalp atımını -sistol ve diyastol- andırıyor. Dolayısıyla varoluşun fiziksel yanını öne çıkaran ve yaşamı vurgulayan dans-ritimdir de diye biliriz. Yazının bu noktasında sanırım Arthur Schopenhauer’a kulak verme zamanı geldi: “Bazı insanlar saatin parçaları gibidir. Kurulurlar, ondan sonra neden işlediklerini bilmeden işler dururlar.” Oysa, “Göğsünü saran zincirleri kırıp sızlanmayı kesen kimse, ruhunun en büyük kurtarıcısıdır.” Buradan hareketle Sırat’ın, bir yol ve arayış filmi olduğunu belirtmeliyim. Modernizm hicvinin yalın anlatımıyla perdeye yansıyan film, insan olma/olamama sancılarının en derininde yaşayıp yasını, kederini öğüterek geri içine yerleştirme yolundaki özneleri konu ediyor. Anlatısını da dans ve ritim üzerine çatıyor. Bu bağlamda Milan Kundera’nın, Yavaşlık romanına kısaca göz atmakta fayda var. Doğa ile bütünleşmek yolunda her şeyimizi makinalara devrettiğimizi anlatarak hız’a teslim olduğumuzu ve kendi gövdemizi oyunun dışında bıraktığımızı söyler romanında bizlere yazar. Bedenimizi geri alabilmek için dans etmemiz gerektiğini hatırlatarak da şöyle der: “Bir yontucunun yapmakta olduğu heykele vurgun olması gibi, kendi yaşamına âşıktır dansçı.” Buradan hareketle kanımca yönetmen, rave müziği ve dansları ile filminde iki ana temayı ustaca odağına alıyor. Bunlardan ilkinde yeraltından notlar anlatacağının ipuçlarını verirken ikincisinde ise savaşlar nedeniyle yitirilmiş, kopmuş-parçalanmış uzuvlarımız dahi olsa da gövdemizi oyunun içine çekmek yani fiziksel varoluşumuzu anlamlandırmak. Anlam yolunda yürümek! Bir nevi Sırat köprüsünde!

Rave müziğin filmde bir şeye daha hizmet ettiğini düşünüyorum. Türlerin ve ırkların eşitlendiği bizim -modern insan- bilmediğimiz bir çeşit komün yaşamına. Çölün, tüm yoksunluklarıyla bu anlatıyı güçlendiren pekiştiren bir mekân olmasının yanında, zamanı neredeyse dondurmasıyla-durdurmasıyla da filmi olağanüstü bir noktaya taşıdığı kanısındayım. Seyirciyi bilmediğimiz bir zamana ya da zamansızlığın ortasına atıyor Sırat. Muhtemelen üçüncü paylaşım savaşı sonrasına? Hatta filmin isminden hareketle büyük olasılıkla Armagedon Savaşından da (Melhame-i Kübra, Büyük Savaş İslam dininde) ileriye! Bu belirsizlikler seyirciyi düşünmeye nöronlarını kızıştırmaya itiyor. Yönetmen filmin birçok noktasında geri çekilip seyircinin kendisinde bir Sırat senaryosu yazdırıyor desek yanlış olmaz. Filmin en beğendiğim noktalarından birisi de bu.

Laxe, bir yandan savaş karşıtlığını bir şarkıyla çok zarif şekilde seyircisine aktarırken, diğer yandan o üstenci, kibirli iyilik yerine aynı seviyede duran bir dayanışma, yardımlaşma ve yoldaşlığın altını kalınca çiziyor. Yönetmenin, modernizmin doğurduğu sürekli savaşan ve neredeyse sadece savaşlar için makinalar üreten antroposen çağın o devasa dişli çarklarında, insanın- nesneye dönüşmüş öznenin- un ufak olduğunu, insanlıktan çıkarak hem ruhunun hem bedeninin parçalandığını ustaca perdeye yansıtması çokça alkışı hak ediyor kanımca. Her ne kadar film, bilinmez bir savaş sonrasını bizlere aktarsa da “atlatılmış bu savaşın mayınları,” yani modernizmin kalıntıları hala ölüm kusmaya devam ederek perdedeki Sırat Köprüsünü oluşturuyor. Filmin ya da anlatılmak istenenin zirvesi kanımca burada!

Televizyondaki Kâbe görüntülerine Kur’an-ı Kerim’in Meryem Süresi 97. ve 98. Ayetleri eşlik ediyor. Kötücül kavimlerin ibretlik sonunu anlatan bu ve benzeri süreler İslam inanışında; kıldan ince, kılıçtan keskin Sırat Köprüsünden geçebilmek ve cehennem ateşine düşmemek için hayli yol gösterici olanlardan. “Sırat” sözcüğüne dini anlamını dışarıda bırakırsak Türkçeye zaten “Yol” olarak çevrilir. İşte filmde bu yol, Baba Luis’in (Sergi López), her şeyini mayınlı çölde bıraktığı, erdiği-olduğu ve geçebildiği o yol.

Film, baba ve oğulun -Esteban (Bruno Núñez)- kızını /ablasını aramaya İspanya’dan Fas’a gelmeleriyle -bir yolla- başlar. Kızını aramak için yola çıkan bir baba -ki kızını aramak da sevgi dolu bir baba olduğunu gösterir- tekinsiz bir yere giderken oğlunu da yanında götürüp götürmemeyi mutlaka düşünür. Bu anlamda iki olasılık karşımıza çıkar ya geldikleri yer, gidecekleri yere göre daha tekinsizdir ya da bırakacak kimsesi yoktur. Yitirilmiştir. Benim kanım geldikleri yerin daha tekinsiz olduğundan yana ağır basıyor. Luis, çok büyük yanılgıyla oğlunun, kendi yanında daha güvende olacağını düşünüyor kuşkusuz.

Yönetmen, çölde mayınla döşenmiş yolun-alanın (Sırat’ın) geçişi sırasında çok önemli bir gönderme daha ekliyor filmine. Türler arasındaki eşitliği! Mayınlı alanı geçip yola devam edebilecekleri tek araç olan karavanı-kamyoneti, mayınların üzerine sürüp Esteban’ın köpeğini kucaklarına alarak mayınları geçme sahnesi ve çok az suları olmasına rağmen suyu köpekle de paylaşmaları filmin bir Antroposen anlatı olmadığını Ekosen anlatıyla çekildiğini bizlerin gözleri önüne bariz şekilde seriyor. Tren yolculuğu ise Gilles Deleuze ve Felix Guattari’nin yersizyurtsuzluk savını zihnimize doluşturuyor açıkçası. Trenin yolcuları arasında diğer hayvanlara göre çöl koşullarına daha dayanıklı diyebileceğimiz keçilerin de olması “günahlar-günahkârlar” açısından hayli güzel bir gönderme.

Kanımca artık klasik çağın ve modernizmin eserleriyle vedalaşma vakti geldi de geçiyor bile. Bu demek değil ki onları okumayalım, seyretmeyelim. Elbette metinlerarasılık olacak mutlaka ama artık yaşadığımız çağa yanıt verecek noktada değil birçok eser. Onlar kahramanlarda kahramanlıklarda kaldı. Çağımız yasalarla kendi haklarını arayamayan/alamayan dolayısıyla kendi adaletini kendi sağlayan anti-kahramanların çağı. Eskiden iyi- kötü ya da protogonist –antagonist anlatıları vardı. Kahramanlar yapıp ettikleriyle peşlerinden sürüklerdi bizleri. Artık daha yüzleştirici daha eşitlikçi daha türler arası eşitliği anlatan ekosen eserlere ihtiyaç var diye düşünüyorum. Daha doğa şartlarına uyum sağlamaya çalışan sivil itaatsizlik hikâyelerine! Sırat işte tam da böyle bir film! O nedenle diyalogların azlığını kameranın gösterdikleriyle yer değişimini çokça beğendiğimi söylemeliyim. Bu yersizyurtsuzluk anlatısı zihnimde belirgin apokaliptik anlatısıyla birleşince yaşadığımız çağın ironik yapısını yani ikinci milenyumda ortaçağ karanlığına gömüldüğümüzü anlatarak, göstererek yeni şeyler söyleme zamanını vurguluyor seyircisine. Tüm bunlardan dolayı son zamanlarda seyrettiğim en güzel film olduğunu eklemeliyim incelememe.

İsterseniz yazıyı, epigraftan geriye kalan Boris Vian dizeleriyle sonlandıralım:
Efendi misiniz, kodaman mısınız ne
diyorlar yola çık en geç çarşamba akşamı
dövüşmeye hiç istek yok içimde
insancıkları öldürmeye gelmedim ben
gelmedim ben bu yeryüzüne
Sizi kandırmak değil niyetim
ama söylemeden de edemem
savaş ahmakların işi
hem insanlar ondan hanidir bıktı
Doğduğum günden bu yana
ölen çok babalar gördüm
gidip dönmeyen kardeşler gördüm
çocuklar gördüm iki gözü iki çeşme
Ya analar ne çekti, ya analar
bir yanda işi tıkırında bir avuç insan
bolluk içinde rahat yaşar
bir yanda ölüm, çamur, kan
İnsanlar tıkılmış dört duvar içine
çalınmış neleri var neleri yok
karıları, eski güzel günleri bütün
Gün doğar doğmaz yarın
kapatacağım şırak diye kapımı
ölmüş yılların suratına
alıp başımı yollara düşeceğim
Aşacağım karaları, denizleri
ne Avrupa’sı kalacak, ne Amerika’sı, ne Asya’sı
dilene dilene hayatımı
şunu diyeceğim insanlara:
Üstünüzden atın yoksulluğu
durmayın bakın yaşamaya
hepimiz kardeşiz, kardeşiz, kardeş
ey insanlar, ey insanlar, ey
İllâki kan dökmek mi gerek
gidin dökün kendi kanınızı
size söylüyorum bunu da
Adam korsunuz arkama belki de
unutmayın jandarmalara demeye:
üzerimde ne bıçak var, ne tabanca
korkmadan ateş etsinler bana
korkmadan ateş etsinler bana.

14. 03. 2026

*Asker Kaçağı şiiri, Boris Vian, çeviri: A. Kadir

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Güvenlik Kodu * Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.