Pınar Saip
TTB Merkez Konseyi Başkanı
Yazın sıcak günlerini geride bırakırken sağlık alanında yaşananlara dönüp baktığımızda, birbirinden farklı görünen pek çok gelişmenin aslında aynı hikâyenin parçaları olduğunu görüyoruz.
Bir yanda hekimlerin çalışma alanını ve hastaların sağlık hakkını daraltan düzenlemeler, diğer yanda hekim emeğini sayılara ve algoritmalara indirgemeye çalışan uygulamalar… Bir tarafta sağlık çalışanlarının sıcakta, güvencesiz ve ağır koşullarda çalışması; diğer tarafta kadınların sağlık hakkına, kürtaj hakkına ve kadın sağlık çalışanlarının haklarına yönelik müdahaleler… Orman yangınlarından depremlere, savaşlardan siyasal baskılara kadar uzanan geniş bir alanda ise insan yaşamını ve sağlığını tehdit eden koşullar…
Bütün bunların ortak bir noktası var: İnsanın ve yaşamın değil, kârın, denetimin ve itaatin merkeze alındığı bir düzen kurulmaya çalışılıyor.
Nisan ayında yürürlüğe giren Ayakta Teşhis ve Tedavi Yapılan Özel Sağlık Kuruluşları Hakkında Yönetmeliğinin bazı düzenlemelerinin iptali talebiyle TTB’nin açtığı davada hekimlerin çalışma hakkını ve hastaların sağlık hakkına erişimini kısıtlayan bazı hükümlerinin yürütmesinin durdurulması önemli bir gelişmeydi. Bu karar, yıllardır söylediğimiz bir gerçeği bir kez daha ortaya koydu: Sağlık alanında yapılan her düzenleme yalnızca sağlık çalışanlarının çalışma biçimini değil, hastaların sağlık hizmetine nasıl ve hangi koşullarda ulaşacağını da belirler.
Aynı günlerde yabancı uyruklu asistan hekimlerin emeğini yok sayan düzenlemenin geri çekilmesi ve öğretim elemanlarını güvenlik soruşturmasına tabi tutacak maddenin geri çekilmesi de örgütlü itirazın sonuç alabildiğini gösterdi.
Bunlar küçük ayrıntılar değildir. Tam tersine, sağlık alanında ve akademide “oldu-bitti”lere karşı çıkmanın, bilimsel ve mesleki özerkliği savunmanın, birlikte hareket etmenin ne kadar önemli olduğunu gösteren örneklerdir. Bu nedenle mücadele yalnızca sorunları sıralamak değil, değiştirme iradesini de büyütmektir.
Öte yandan sağlık hizmetinin piyasalaştırılması başka biçimlerde karşımıza çıkmaya devam ediyor. “Bireysel hedef katsayısı” adı altında hekimin yaptığı işin istatistikler, algoritmalar ve sayısal hedefler üzerinden değerlendirilmesi bunun en güncel örneklerinden biri. İyi hekimliğin ölçülemeyecek yanlarını görmezden gelen bu yaklaşım, hekimin emeğini bir üretim bandındaki sayıya indirgemekten başka bir anlam taşımıyor. Her zaman vurguladığımız gibi iyi hekimlik istatistikler ve algoritmalarla ölçülemez.
Bir hekimin bir günde kaç hasta baktığı, kaç işlem yaptığı ya da kaç puan ürettiği üzerinden mesleki değer biçmeye çalışmak, aslında sağlık hizmetinin ne olduğuna ilişkin tercihinizi de ortaya koyar. Eğer sağlık bir üretim faaliyeti, hasta bir müşteri ve hekim bir üretim unsuru olarak görülüyorsa bu tür katsayılar anlamlı hale gelir. Ama sağlık bir hak, hasta bir insan ve hekim de yaşamı korumakla yükümlü bir meslek mensubuysa başka bir ölçüye ihtiyaç vardır.
O ölçü iyi hekimliktir. İyi hekimlik ise hastaya ayrılan zamanla, bilimsel bilgiyle, mesleki özerklikle, etik değerlerle ve sağlık hizmetinin niteliğiyle ilgilidir.
Bu yaz yaşadığımız aşırı sıcaklar da sağlık hakkının çalışma yaşamından ayrı düşünülemeyeceğini bir kez daha gösterdi. TTB ile Birleşik Metal-İş’in yüksek sıcaklıklarda çalışmaya karşı yasal düzenleme yapılması çağrısı, iklim krizinin artık yalnızca çevre başlığı altında konuşulamayacağını hatırlattı. Sıcak hava; açık alanda çalışan işçilerden fabrikalara, tarım emekçilerinden sağlık çalışanlarına kadar milyonlarca insanın sağlığını doğrudan etkiliyor. İklim krizinin faturasını en az sorumluluğu olanların ödediği bir dünyada yaşıyoruz.
Orman yangınları bunun başka bir yüzüydü. Temmuz ayında Türkiye’nin farklı bölgelerinde yaşanan orman yangınları karşısında TTB’nin “doğa olayı değil, ekolojik ve toplumsal sağlık krizi” vurgusu son derece yerindeydi. Çünkü yanan yalnızca ormanlar değildir. İnsanların yaşam alanları, geçim kaynakları, ruhsal bütünlükleri ve gelecekleri de yanmaktadır.
Sağlık politikası dediğimiz şey, yangından sonra kaç kişinin hastaneye başvurduğunu saymaktan ibaret değildir. Yangının neden çıktığını, neden bu kadar büyüdüğünü, kimlerin neden daha fazla etkilendiğini ve bir sonraki yangına neden hâlâ hazırlıksız olduğumuzu da sormaktır.
17 Ağustos’un 27. yılında bir kez daha deprem gerçeğiyle yüzleştik. Yıllar geçiyor, acılar hafızamızda kalıyor; ancak afetlere ilişkin temel sorularımız değişmiyor: Neden bu kadar insan yaşamını yitiriyor? Neden bilimsel uyarılar dikkate alınmıyor? Neden afet yönetimi, kamusal sorumluluk ve toplum sağlığı yerine inşaat faaliyetlerinin devamlılığı üzerinden şekilleniyor?
KESK’in Ağustos ayında düzenlediği TTB ve 6 Şubat depremlerinin yaşandığı illerin tabip odlarının katıldığı “Deprem Gerçeği, Bilimsel Yaklaşım ve Kamusal Sorumluluk” sempozyumunda yaptığı vurgu bu nedenle önemlidir: Güçlü bir sağlık sistemi kadar demokratik ve bilimsel temellere dayanan bir afet yönetimine ihtiyaç vardır. Afetler doğa olayları olabilir. Felaketler ise çoğu zaman politik tercihlerle büyür.
Ağustos sonunda kürtaj hakkına yönelik engellemelere ve bu alanda hekimlere uygulanan hukuksuz cezalara karşı TTB’nin açık tutum alması, hekimliğin yalnızca hastane içinde değil, yaşamın bütün alanlarında insan haklarını savunma sorumluluğunu hatırlattı.
Aynı günlerde Kızıltepe Devlet Hastanesi’nde kadın sağlık çalışanlarına yönelik cinsiyetçi dijital şiddet gündeme geldi. Kadınların hem toplumda hem sağlık ortamında maruz kaldıkları şiddetin birbirinden ayrı olmadığını biliyoruz. Sağlık kurumları güvenli çalışma alanları olmak zorundadır. Kadınların sağlık hakkını savunmak, kadın sağlık çalışanlarının emeğini ve güvenliğini savunmaktan ayrı düşünülemez.
Son haftalarda sağlık raporları üzerinden yaşananlar da sağlık hizmetinin giderek daha fazla idari ve mali sınırlamalar içine sokulduğunu gösteriyor. Yeni düzenlemeyle hekimlerin istirahat raporu düzenleme yetkisinin sınırlandırılması üzerine TTB’nin Sağlık Bakanlığı’na yaptığı başvuru, yalnızca bir mevzuat itirazı değildir. Hastayı değerlendiren hekimin klinik kararının idari bir sınırlamayla daraltılması, hekimin mesleki özerkliğini ve hastanın sağlık hakkını doğrudan ilgilendirmektedir.
Eylül ayının ilk günlerinde, tedavi süreci gerekçe gösterilerek sözleşmesi feshedilen bir hekim üzerinden aynı sorunun başka bir boyutuyla karşılaştık: Güvencesiz çalışma ile mesleki özerklik birbirinden ayrı değildir. Güvencesiz çalışan hekimin karar verme özgürlüğü de tehdit altındadır. Bu nedenle “güvenceli çalışma haktır” demek, yalnızca çalışanların özlük hakkını savunmak değildir. İyi hekimliğin koşulunu savunmaktır.
Mesleğimizin bağımsızlığı ve özdenetim hakkımız için önemli bir dönemeçten geçiyoruz. Anayasa Mahkemesi’nin, 6023 sayılı Türk Tabipleri Birliği Kanunu’nun disiplin cezalarını düzenleyen 39. maddesine ilişkin iptal kararı, yalnızca hukuki bir düzenlemenin ortadan kalkması anlamına gelmiyor. Kararın Resmî Gazete’de yayımlanmasının ardından tanınan dokuz aylık süre 29 Ocak 2026’da sona erdi; ancak bu süre içinde yeni bir yasal düzenleme yapılmadı. Böylece TTB ve tabip odalarının onur kurullarında yaklaşık 2.000 dosya karara bağlanmayı beklerken, disiplin süreçleri açısından ciddi bir hukuki belirsizlik ortaya çıktı. Oysa meslek örgütlerinin kendi meslek alanlarını etik ilkeler doğrultusunda düzenleyebilmesi ve özdenetim mekanizmalarını bağımsız biçimde işletebilmesi, yalnızca hekimlerin değil, toplumun sağlık hakkının da güvencesidir. TTB’nin yıllardır savunduğu gibi mesele, birkaç disiplin hükmünün yeniden düzenlenmesinden ibaret değildir; mesele hekimlik mesleğinin bağımsızlığı, bilimsel ve etik değerleri ve demokratik meslek örgütlenmesinin korunmasıdır.
Şimdi önümüzde bu yasanın bir an önce çıkmasını sağlamak gibi ertelenemez bir görev duruyor. İhtiyacımız olan, hukuki boşluğu geçici olarak kapatacak herhangi bir düzenleme değil; Anayasa’ya, hukuk devleti ilkesine, hekimlik meslek etiğine ve meslek örgütlerinin bağımsızlığına uygun, açık ve güvenilir bir yasal çerçevedir. TTB’nin çözüm önerilerinin dikkate alınması, sürecin Meclis’te yakından izlenmesi ve yasanın gecikmeden çıkarılması için hekimlerin ortak iradesinin ve örgütlü gücünün ortaya konulması önümüzdeki dönemin en önemli sorumluluklarından biridir. Binlerce dosyanın belirsizlik içinde beklemesine daha fazla izin verilemez.
Tıp Dünyası olarak biliyoruz ki mesleğimizin bağımsızlığı, yalnızca hekimlerin mesleki hakkı değildir; bilimsel, etik ve nitelikli sağlık hizmetinin ön koşuludur. Bu nedenle bu yasanın bir an önce çıkarılması için mücadeleyi büyütmek hepimizin ortak sorumluluğudur.
Bütün bunların üzerine bir de savaşlar, siyasal baskılar, ifade özgürlüğüne yönelik müdahaleler ve demokratik hakların daraltılması ekleniyor.
Oysa sağlık hakkı ile demokrasi arasında doğrudan bir ilişki var. Bilimin özgür olmadığı yerde nitelikli sağlık hizmeti olmaz. Meslek örgütlerinin bağımsız olmadığı yerde mesleki özerklik olmaz. İnsanların düşüncelerini özgürce ifade edemediği yerde toplum sağlığını tehdit eden sorunları görünür kılmak zorlaşır.
Ve savaşın olduğu yerde sağlık hakkı ağır biçimde yara alır. Bu nedenle TTB’nin 1 Eylül Dünya Barış Günü’nde bir kez daha söylediği gibi, savaş bir halk sağlığı sorunudur ve sağlık hakkının güvence altına alınmasının yolu barış ve demokrasiden geçer. Barıştan yana olmak, hekimliğin doğasına uygundur. Çünkü bizim işimiz yaşatmaktır.
Temmuzdan bugüne sağlık alanında yaşananlara baktığımızda aslında önümüzde tek tek sorunlardan oluşan uzun bir liste yok. Bir bütün var.
Sağlık hizmetinin piyasalaştırılması ile hekim emeğinin değersizleştirilmesi aynı bütünün parçasıdır.
Mesleki özerkliğin sınırlandırılması ile hastanın sağlık hakkının daraltılması aynı bütünün parçasıdır.
İklim krizinin büyütülmesi ile çalışanların sağlığının korunmaması aynı bütünün parçasıdır.
Bilimsel özerkliğe müdahale ile toplumun doğru bilgiye erişiminin engellenmesi aynı bütünün parçasıdır.
Kadınların bedenleri üzerindeki denetim ile kadın sağlık çalışanlarının maruz kaldığı şiddet aynı zihniyetin ürünüdür.
Afetlere hazırlıksızlık ile kamusal sorumluluğun terk edilmesi birbirinden ayrı değildir.
Çünkü biliyoruz; sağlık; işyerinde, okulda, sokakta, doğada, mahkemede, mecliste, savaş karşısında ve yaşamın her alanında savunulur.
Tıp Dünyası olarak yeni dönemde de sözümüzü buradan kuracağız.
Hekimliğin piyasanın ihtiyaçlarına göre değil, toplumun sağlık hakkına göre şekillenmesini savunacağız.
Hekim emeğinin sayılara, puanlara ve algoritmalara indirgenmesine karşı çıkacağız.
Bilimsel ve mesleki özerkliği savunacağız.
Kadınların, çocukların, işçilerin ve bütün toplumun sağlık hakkını savunacağız.
Doğayı ve yaşamı savunacağız.
Afetlerin kader olmadığını söylemeye devam edeceğiz.
Savaşın karşısında barışı, baskının karşısında demokrasiyi, yalnızlığın karşısında dayanışmayı büyüteceğiz.
Çünkü biliyoruz; Bugün sağlık hakkını savunmak, yalnızca sağlık sistemine ilişkin bir tercih ortaya koymak değildir. Nasıl bir toplumda yaşamak istediğimize ilişkin bir söz söylemektir. Eşitlikten, özgürlükten, bilimden, emekten, demokrasiden ve barıştan yana bir söz.
Bu sözün hem hekimlik tarihimizde hem de bugün bir karşılığı vardır.
Sağlık hakkını savunanların yalnız olmadığını bilmeleri önemlidir. Son aylarda geri çekilen düzenlemeler, kazanılan davalar ve birlikte yürütülen mücadeleler bize bunu gösteriyor.
Bazen bir mahkeme kararıyla, bazen bir düzenlemenin geri çekilmesiyle, bazen bir tabip odasının sesiyle, bazen bir meslektaşımızın “hayır” demesiyle küçük görünen bir gedik açılıyor.
O gediklerden umut sızıyor. Bizim görevimiz o umudu büyütmek.
Ve biz, hekimler olarak, yaşamdan yana sözümüzü söylemeye devam edeceğiz.
