Son yıllarda anayasal güvenceler yok sayılarak, KHK’ler ile kamu görevinden ihraç edilen hekimler ve tıp akademisyenleri, sağlık ortamımızın en derin yaralarından birini oluşturuyor. Bir gecede, hiçbir hukuki gerekçe gösterilmeden ve savunma hakkı bile tanınmadan hastalarından, öğrencilerinden ve kürsülerinden koparılan meslektaşlarımızın yaşadığı bu süreç gerçek anlamda sadece bir iş kaybı değil; ağır bir “sivil ölüm” dayatmasıdır. Onlar kamusal sağlık hakkını ve akademik özgürlüğü savundukları için hedef seçildiler. Uğradıkları tüm sosyal, ekonomik zorluklara ve kurumsal yalnızlaştırma çabalarına rağmen, mesleki onurlarından ve etik ilkelerinden asla ödün vermediler. Çok şey istemiyorlar; gasp edilen haklarının iadesini, adil bir hukuki düzeni ve mesleklerini özgürce yapabilecekleri güvenli bir geleceği geri istiyorlar.
Tıp Dünyası’nda bundan sonra KHK ile ihraç edilen hekimlerin ve akademisyenlerin hikayelerine yer vermek istiyoruz.
Onur Erden
Tıp Dünyası Yayın Kurulu’na böyle bir alan açtıkları için öncelikle teşekkürü bir borç bilirim; zira on yıl önce hayatımıza giren KHK’lerin kanıksanması ve getirdiği sorunların gündemden düşmesi toplumun kanayan yaralarından sadece birisidir. Öte yandan Almanya’ya eğitim hakkı için göçü düşünen biri olarak bu derginin buruklukla takip ettiğim, pek kıymetli ve zorlu deneyimlerin kaleme alındığı ‘’Gurbette Hekim Olmak’’ başlığında bir gün yazacağımın şakasını arkadaşlarıma yaparken o günü beklememe gerek kalmadı bu yeni başlık sayesinde :). Neyse kendimi ciddiyete davet edip yazıma geçiyorum müsaadenizle.
Bu KHK’li on yılı yazmak ne kadar zor olsa da benim için belli bir sistematik ve tarihsel perspektifle anlatmaya çalışacağım. Başlıktaki dört kavram hem süreci özetlediğini düşündüğüm hem de yazımın bölüm başlıkları olacak kavramlardır.

Güvencesizlik
Sadece bireysel manada olmayacak bahsedeceğim güvencesizlik. Her ne kadar kendi deneyimlerim üzerinden daha bireysel bir yazı planlasam da bu güvencesizlik hali toplumca da epeydir hissettiğimiz bir hal. 7 Haziran 2015 seçimlerini önemli bir mihenk olarak görüyorum burada, müesses nizamın iktidarı sarsıldığında yaşam hakkı başta olmak üzere pek çok alanda toplumu nasıl güvencesizleştirdiğine hüzün ve öfkeyle yakından tanıklık etmiştik. Suruç’ta, Diyarbakır’da, Ankara’da patlayan bombalar ve ardından Kürt illerinde başlatılan sivillerin de hedef haline geldiği, insanların yakıldığı ve yakınlarının naaşlarına ulaşamadıkları, ulaşsalar dahi defnedemeyip buzdolabında muhafaza etmek zorunda kaldıkları bir savaş süreci güvencesiz bir yaşamı perçinlemişti. Ardından bu konu başlığının ilk yazısı olan sevgili Hafize Abla’nın yazısında çok daha fazla ayrıntı bulabileceğiniz “Bu Suça Ortak Olmayacağız” bildirisi Barış Akademisyenlerince yayınlandı ve imzaya açıldı. Hatta bu güvencesizlik sürecine karşı “Barış İçin Sağlıkçılar” gibi pek çok meslek kolu özelinde imzalar açılmış, ben de 2015 Aralık ayında mezun olmuş genç bir tıp doktoru olarak imzamı iletmiştim.
Güvencesizliğe karşı tepkiler yükselirken öte yandan bu tepkilere yönelik tehditler, soruşturmalar ve saldırılar başlamıştı. Bunun en büyük çaplı ve hukuksuz halini KHK’lerle görmüş olduk. Arka planını ve siyasi altyapısını sorgulamanın hala tutukluluk sebebi olduğu, pek çok sivilin öldüğü, Ankara’nın ve meclisin jetlerle bombalandığı bir darbe girişiminin ardından OHAL ilan edilmiş ve anayasa askıya alınmıştı. KHK’ler henüz başlamadan “Allah’ın lütfu” olarak görülen bu darbe girişiminin karşılığında henüz yargılanmamış pek çok insana, her alanda aleni bir şekilde işkence edildiğine tanık olduk ki bu insanların çoğu AKP’nin yıllardır devlet idaresinde kol kola hareket ettiği, pek çok kamu kurumunda kadrolaşmasını sağladığı ve 17-25 Aralık sürecinden sonra AKP’yle yolları ayrılan Gülen Cemaati’nin mensubuydu. Tabii “Allah’ın lütfu” sadece bununla sınırlı değildi. KHK’ler ise 1 Eylül günü ilk defa yayınlandığında mesleki ve ekonomik güvencesizliğin yanı sıra psikolojik bir işkenceyi de beraberinde getirdi. Çünkü 672 sayılı KHK gösterdi ki sadece cemaatin darbe girişiminde rol alan mensupları değil ne cemaatle ne de darbeyle ilişkisi olan muhalif, barış yanlısı, emekçi, sosyalist düşüncedeki kamu emekçileri de sorgusuz sualsiz işinden ediliyordu. Barış Akademisyenleri de ilk KHK itibari ile isimlerini bu garabet listelerinde görecek, okullarından gururla uğurlanacak ve geri döneceklerini cesurca haykıracaklardı. İtibarı kırılgan devlet bu protestolara da polis marifetiyle müdahale edecek, her daim özerk ve bilimsel üniversiteyi savunanların cübbelerini ayaklar altına alacaktı.
672 sayılı ilk OHAL KHK’si sadece ihraçların bulunduğu bir kararname değildi. Pek çok kamu emekçisi de açığa alınmıştı ve ne yazık ki bu emekçilerin çoğu sonraki listelerde ihraç edildiklerini göreceklerdi. Bu liste yayınlandığında emekçilerin işlerinden edildiğini öfke ve şaşkınlıkla takip ederken kendim için de ufak bir endişe hissettiğimi anımsıyorum. Üniversitede sosyalist düşünceyle tanışmış, Çanakkale Tabip Odası Tıp Öğrencileri Komisyonu ile öğrenci hakları için mücadele etmiş, sömürüye karşı emeği, savaşa karşı barışı, ranta karşı doğayı, katliamlara karşı hayatı savunmuş bir öğrencilik geçirdikten sonra Van İpekyolu’na 112 Acil Servis Hizmetlerine ambulans hekimi olarak atanmıştım. Malum cumhuriyetin pek çok döneminde olduğu gibi muhalif düşüncede olmanın bir soruşturmaya veya davaya sebep olabilecek yıllarda geçti öğrenciliğim. Tekçi düzene boyun eğmeyen arkadaşlarımın pek çoğu ya bir soruşturma ile ya da davalarla uğraşmıştı. O nedenle mezun olurken tarafıma herhangi bir dava ve soruşturma açılmamasını bir şans olarak değerlendirmiştim. O sebeple de en fazla açığa alınabilirim gibi bir düşünceye kapılmıştım. Ne de olsa ne soruşturma ne de dava geçmişim vardı, olanların da suçlu olmadığı aşikardı ama devlet bu gibi konuları bahane etmeyi sever deneyimlediğimiz üzere.
Emekçilerden yükselen sesler de vardı, açığa alınan kamu emekçileri günlerce yaptıkları eylemlerle seslerini duyurmuş özellikle de Antakya, Dersim gibi daha kitlesel ve istikrarlı eylemlerin yapıldığı illerde pek çok emekçinin görevine iade edilmesi bizlere de umut olmuştu. Bu eylemleri takip ettiğimiz zamanlarda yeni listelerin yayınlanacağı pek çok kamu emekçisinin ihraç edileceği söylentisi Demokles’in kılıcı gibi tepemizde sallanıyordu. Benim için ise bu süreç çok uzun sürmedi, 29 Ekim 2016 günü 112 istasyonunda nöbetçi olarak anons edilecek bir sonraki vakamızı beklerken arkadaşlarımdan gelen mesajlarla ismimin yeni yayınlanmış 675 sayılı KHK listesinde görüldüğü haberini almıştım. Fakat listede bir ilginçlik vardı “Acaba bir yanlışlık mı var?” diye bizi düşündürmüştü. Her kurumdan iki ayrı ihraç listesi yayınlanmıştı. Mesela Sağlık Bakanlığı listesinde Van’dan 22 tıp doktoru ihraç edilmişti ama 21’i ayrı bir listede ben ise tek başıma ayrı bir listedeydim. Beni ayıran diğer bir özellik de bu meslektaşların arasında hem Van Hakkari Tabip Odası (VHTO) hem de Sağlık ve Sosyal Hizmetler Emekçileri Sendikası (SES) üyesi olan tek hekim bendim. Yanlışlık diye düşündüğümüz durumun devletin cemaate ayrı sol sosyalist muhalefete ayrı bir çalışma yaptığını gösteriyordu. Güvencesizlik burada son bulmasa da ihraç olmam pek çok belirsizliği de beraberinde getirdi o nedenle yeni başlığa geçmek istiyorum.
Belirsizlik
Bu bölüme barış akademisyeni Sevgili Nilgün Toker Hoca’mın yazısından bir alıntıyla başlamak istiyorum: “Belirsizlik yaratma kapasitesi, faşizmin karakteridir” ve faşizm muhataplarını bu belirsizlikle umutsuzluğa düşürmeyi ve yok etmeyi amaçlar. Bu bölümde de ihraç olmanın getirdiği güvencesizliklerin yanı sıra yarattığı belirsizlik hallerinden söz edeceğim.
“Neden ihraç olmuştum?” en büyük belirsizliklerden biri buydu, en yakınlarımdan dahi en sık duyduğum sorulardan biri buydu: Ne yaptın da ihraç oldun? Oysa bunu ben de merak ediyordum çünkü kararnameler kişiye tebliğ edilmiyor yalnızca kurumlarla isimlerin bulunduğu listeler bir gecede genel bir ifadeyle Resmi Gazete’de yayınlanıyordu. Evet ne bir savunma alındı ne de bir dava kuruldu ne de seni bu yüzden ihraç ettik denildi. Her kararnamede on binlerce insan bu şekilde ihraç edilip belirsizliğe itildi. Ben ayrıca 7 ay önce görevine başlamış olduğum devlet hizmet yükümlülüğünü (DHY) henüz tamamlamamış bir aday memurdum. DHY mevzuatına göre ise bu yükümlülüğü tamamlamayanlar özel sektörde istihdam edilemiyordu. Acaba doktorluk yapamayacak mıyım diye endişe etmiştim, onca verdiğim emek boşa mı gitmişti? Diğer meslek kollarında ne yazık ki bu böyle oldu, örneğin öğretmenlerin özel sektörde dahi çalışmasının önüne geçildi. Sağlık alanında ise muhtemelen hem görece ihtiyacın daha fazla olması hem de özel sektöre ucuz emek gücü olabilelim diye Bakanlığa gönderdiğimiz bir dilekçeyle mevzuatın bu kuralından muaf tutulduk. KHK ile ihraç edilmeseler de yeni mezun olan, güvenlik soruşturması olumsuz sonuçlanarak ataması yapılmayan meslektaşlarımız da bu vesileyle özel sektörde çalışabildi.
Diğer bir belirsizlik ise o listeye adım nasıl girmişti? Dönemin Van İl Sağlık Müdürü biliyor olsa gerek diye düşündüm, öfkeyle karşısına çıkıp sormayı defalarca düşündüm. Arkadaşlarıma bu fikrimi söylediğimde ise hemen VHTO ve SES yöneticilerinden oluşan bir ekiple beraber gitmenin hem benim yalnız olmadığımı göstermek hem de bir muhbirlik mekanizması söz konusu ise devamı gelmeden önünü almak için yerinde olacağını ifade ettiler. Beraber gittiğimizde ise müdürün hiçbir şeyden haberdar olmadığı bir tavır takınacağını beklerken aksine gayet bilinçli davrandığını görmüştük. Müdürün dediği şu ifadeyi hiç unutmam “Onur Bey 7 aylık memur, onu burada kim tanıyacak da ihbar edecek. Muhbirlik yok ortada, bence en iyisi üniversite yıllarınızı bir gözden geçirin.” Biraz daha üstüne sorup soruşturduktan sonra Çanakkale Emniyeti’nin beni fişlediğini ve ben daha görev yerime başlamadan dosyamın iletildiğini öğreniyorum ki bunlar 15 Temmuz’dan aylar önce gerçekleşmişti. Bu arada AKP bürokrasinin durumunu daha iyi anlayabilmemiz için bu müdür hakkında şöyle kısaca bir bilgi vermem gerekirse DHY görevini yapmaya gelmiş bir pratisyen hekim, amcasının da bakanlıkta bürokrat olması sebebiyle hızlıca önce 112 Başhekimi ardından da İl Sağlık Müdürü olmuş, bunun haricinde Van’da kapatılmış bir cemaat hastanesinin kayyumu olarak görev yapıyordu. Sadece kayyumluk görevinden benim maaşımın 6 katından fazla kazandığını duymuştum. Şundan ötürü bu müdürden biraz bahsetmek istedim; ben “Somut bir durum yok bu ihraçlık hali kısa sürer geri görevime dönerim” diye Van’da iş aramaya başlamıştım. VHTO ve SES’teki arkadaşlarım hem maddi dayanışma göstermiş hem de iş bulmamda fazlasıyla yardımcı olmuşlardı. Ama Van’da iş ararken hiçbir özel hastane ya da sağlık kuruluşundan olumlu dönüş alamadım, sebebi ise bu bahsi geçen müdürün bu kurumlara ihraçları kesinlikle işe almayacaksınız şeklinde gayri resmi bir kural koymasıymış -bu müdür daha sonra farklı bir ile atandı da bu yolun önü açıldı, müdürün ise ismi gittiği ilde de yolsuzluklara haber oldu takip ettiğim kadarıyla- ki kural olmasa da pek çok işveren uzunca bir süre ihraç edilmiş sağlık emekçilerini çalıştırmaktan imtina etti siyasi çekinceleri nedeniyle. Çok da şaşırmamak lazım sonuçta biz ihraçlar için “Ağaç kabuğu yesinler” diyebilen bir siyasi iktidarın tezahürüydü. Öyle olunca Van sınırları içinde değil ama Van Gölü’nün hemen batısında yer alan Bitlis’in en büyük ilçesi Tatvan’da ihraç olmamdan yaklaşık 2 hafta sonra ihraç olmamı sorun etmeyen bir özel hastanede iş bulabildim. Bunu da bir şans olarak değerlendiriyorum çünkü KHK’ler sonrasında mezun olan ve güvenlik soruşturması nedeniyle 1 yılı aşkın süre oyalanan sonra da olumsuz kararla kamu görevine başlatılmayan pek çok meslektaşımız olmuştu ki hala da bu garabeti yaşayan pek çok meslektaşımız mevcut. Ekonomik özgürlük olmadan bu denli belirsiz bir süreci yaşamak çok daha yıpratıcı olmuştur diye düşündüm hep.
Tabii bu süreçte bu ihraç kararına karşı dava açmış, iptali için hukuki süreci sendika avukatlarımızla başlatmıştık. Sendikam SES diğer örgütlere nazaran temsili ve örnek davalar açmaktansa tüm ihraç üyelerinin hukuki sürecini üstlendi. Bir yandan da bu hukuksuzluğa karşı ilk vakitler TTB ve SES örgütleriyle ciddi bir direniş öreceğimizi ve hızla KHK’lerin iptaline yönelik bir baskı oluşturabileceğimizi düşünürken, özeleştirel bir yerden de söylemek gerekirse herkes hayat telaşesine kapılmış, örgütlerin düzenlediği temsili basın açıklaması ve eylemler çok ses getirememiş ve bunların sürekliliği sağlanamamıştır. Hukuki süreçte ise iç hukukun hızla tüketilip Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne gidilmesi ve buradan ülkenin yaptığı hukuksuzluklarla mahkum edileceği öngörüsü üzerine -ki emsal kararlar mevcut- iktidar bu yolu yavaşlatmak için “Oyalama Komisyonu” olarak da bilinen OHAL Komisyonu’nu 2017’de kurdu. Başvurmamanın bir hak kaybına yol açabileceği düşüncesiyle başvurduk. Belirsizliğin diğer bir yanı da burada baş gösteriyordu, İADE ya da RET kararı veren bir kurum ne zaman ve nasıl karar verecekti? Nasıl gerekçelendirecekti? Herkes merak içindeydi. Bizzat benim sürecimle ilgili ise şöyle trajikomik durumlar söz konusuydu. Somut bir şey yok tez zamanda iade edilirim, erken ihraç edildim hakkımda daha erken karar verilecektir, ha bugün ha yarın karar verecek derken Ocak 2023’te görevini tamamlayan komisyon 2022 Temmuz sonunda hakkımda ret kararı verdi. Gerekçesinde de tek şey kurum amirinin ve güvenlik güçlerinin olumsuz kanaati. Bunlara dair de herhangi bir somut delil ya da belge sunamamışlardı. Komisyon pek çok ihraç hakkında benzer kararlar vermiş, iade oranı %14’te kalmıştı ki o da kamuoyunun baskısı ile bir nebze artmış hali. Komisyon kararı sonrası ret alan emekçiler tekrar hukuki sürece başvurmuş yine pek çoğu idare mahkemesinin olumsuz kararıyla karşılaşmış bölge idare mahkemelerine itiraz etmişlerdir. Ancak bu mahkemeler de OHAL Komisyonu gibi yoğunluğu bahane ederek kararları geciktirmekte ve takip ettiğim kadarıyla çoğunlukla olumsuz karar vermektedir. Benim dava sürecim ise hala bölge idare mahkemesinde karar bekliyor pek çok emekçinin de olduğu gibi.
Bir diğer belirsizlik konusu ise eğitim hakkımızla ilgiliydi. Uzmanlık eğitimi sırasında ihraç olan meslektaşlarımız oldu. Kimi yolun başında idi kimi uzman olmasına günler kala ihraç oldu, ihraç oldukları vakit hepsi pratisyen hekim olarak çalışmaya mecbur kaldı. Bense öğrenciliğimden ihraç olduğum güne kadar uzman olmak için Tıpta Uzmanlık Sınavı’nın (TUS) kitaplarını alıp çok yoğun olmasa da sürekli bir çalışma içindeydim. İhraç olup bir yıla yakın özel hastanede çalışıp son yıllarda iyice ayyuka çıkan acil servisin yüklerini de gördükten sonra aklıma bir soru takıldı: Madem özel hastanede çalışabiliyoruz o vakit neden ülkemizde özel diye bilinen vakıf üniversitelerinde eğitim alamayalım? Bunun üzerine sınava daha yoğun bir şekilde çalışmaya başladım, 2019 Şubat tarihindeki TUS’ta fena olmayan bir derece de yapmama rağmen sonuç bir kez daha yüzüme çarpan hukuksuzluktu. Sınava yaklaşık bir yıllık süreçte günde en az 8 saat çalışıp girmiş, puan almış, tercih yapmış -ki tüm tercihlerimi vakıf üniversitelerinden yana kullanmıştım- sonuçta yerleştirmem yapılmamıştı. ÖSYM’ye bu rezil uygulamasına karşı açtığım dava idari mahkeme ve Danıştay’dan ret aldı. ÖSYM avukatı yaptığı savunmada KHK’lerin gerekli bir arındırma uygulaması olduğundan o nedenle de bu hak kaybımın devlet için gerekliliğinden bahsediyordu. 2019 yılının aralık ayında ise Anayasa Mahkemesi’ne başvurduk sendika avukatımız ile, gelin görün ki 7 yıl geçti üstünden henüz bir karar alamadık yani hakkım verilseydi mecburi hizmetini de tamamlamış bir uzman hekim olacakken hala dava sonucunu bekliyorum. 2 sene önce bir yaşam belirtisi gösterdi AYM, o da benimle aynı durumu paylaşan 4 meslektaşımla beraber davalarımızı birleştirip Sağlık Bakanlığı’na hakkımızda sorduğu soru. Onun haricinde ne zaman karar çıkacağı; KHK’lerin ne zaman iptal olacağı, hukuki sürecin ne zaman hakkımızda iade kararı vereceği gibi belirsiz bir konu.
Uzmanlık eğitimine de başlayamayınca birinci basamağın çalışabileceğim diğer kısmına yöneldim: İşyeri Hekimliği. İşçi sağlığı ülkemizde 6331 sayılı yasanın getirdiği Ortak Sağlık ve Güvenlik Birimleri (OSGB) marifetiyle neredeyse tamamen özel sektörün elinde, derin bir sömürü içerisinde. Bu süreçte kendini bir anda bu alanda bulan pek çok ihraç ve güvenlik soruşturması olumsuz meslektaşımız oldu. Eskiden genç hekimlerin pek tercih ettiği bir alan değilken KHK’lerden sonra bu alanda genç hekim olmak bizim aramızda neredeyse bir indikatördü. Bu alanda da pek çok güvencesizlik ve belirsizlikle karşılaştık. Mesleki bağımsızlığımızın tanınmamasından tutun özlük haklarımızın her an gasp edilebileceği derin bir güvencesizliği yaşadık ve yaşıyoruz bu taşeronlaştırma düzeninde. Sadece OSGB’ler değil kurumsal diye bilinen kurumlar bile sizi sebepsiz yere işten çıkarabiliyor ve karşılığında hiçbir tazminat ödememe hakkını kendinde görebiliyordu. Bizim payımıza da yeni bir hak arama alanı düşüyordu.
Bu bölümü yaşadığım trajikomik bir iş görüşmesi ile sonlandırmak istiyorum. İşyeri hekimi olarak ilk iş aradığım vakitler ki İstanbul Büyükşehir Belediyesi seçim sonuçlarının iptal edilip tekrarlanmasının kararlaştırıldığı zaman. Dilovası’nda bulunan bir liman için OSGB patronu ile görüştük:
– Hocam ihraç mısın? +Evet. – Davan var mı? + Tarafıma açılmış herhangi bir dava yok.
– Tamamdır hocam sıkıntı yok ama liman yönetimi de sizinle görüşmek ister. +Tamamdır.
Bu görüşme sonrasında düştüm yola gittim limana, bir de sıkıntı yok dendiği için bir hayli rahatım. Pek çok iş görüşmesi gibi kendimden bahsetmem istendi, ben de olduğu gibi anlatıyorum. İhraç olduğum kısma gelince:
– Burada görüşmeyi sonlandırabiliriz. + Neden? İhraç olmam sorun olmaz diye düşündüm.
– Biz uzun süre çalışabileceğimiz birini istiyoruz. + E ben de uzun süreli çalışmak istiyorum.
– Ama siz iade olup kamuya dönebilirsiniz. +Böyle bir ihtimal var evet ama oy kullanmamızın dahi tartışıldığı bir dönemden geçiyoruz, kolay kolay iade edileceğimizi düşünmüyorum.
– İktidar büyük belediyelerini kaybetti umutsuz olmayın, gerekli mesajı almışlardır.
Benim iş için işvereni iade olmayacağıma ikna etmeye çalıştığım onunsa beni teselli edip umut vermeye çalıştığı garip bir görüşmeydi.
Sıra geldi yalnızlığa…
Yalnızlık
Sıradan bir yalnızlık değil bahsetmek istediğim ya da bireyin kendisinden direkt kaynaklanmayan kurumsal bir yalnızlaştırma politikasının eseri bu: Birilerini ibretlik etme ötekilerini korkuyla felç etme. En tehlikeli kısmın da bu olduğunu düşünüyorum. Yalnızlaştırarak kişilerin iradesini kıran onları yıkıma götüren gayriinsani bir tecrit süreci. Avukat bulamayan insanlardan tutun ailesinin sırt çevirdiği, dışladığı pek çok örnek mevcut. Özkıyıma varıncaya kadar KHK’lerin beraberinde getirdiği pek çok sağlıksızlığı yaşadık ve hala yaşıyoruz.
İhraç olduğumuzda arayıp sormayan, selamı kesen arkadaşlarımız (!) oldu. Sancılı bir turnusol testiydi bizler için KHK. Damgalanma endişesi de yalnızlaştırmanın bir parçası oldu. Örneğin bir ev sahibim KHK’li olmamı, depozitomu vermesi gerekirken bana hatırlatmıştı. Depozitoyu vermemek için “Evimde ne yaptığın belli değilmiş örgüt evine çevirmişsin burayı” gibi mesnetsiz iddiaları ihraç olmamdan dolayı rahatça ortaya atabiliyordu.
Suçsuz olduğunu göstermek, bir an önce görevine geri dönmek için geri durarak yalnızlaşan ve yalnızlaştıran KHK’liler de oldu. Tabii bu sadece bazı KHK’lilerin içinde olduğu bir hal olmanın yanı sıra toplumun da önemli kesimi benzer refleksi gösterdi. Devletin gadrinden çekinen pek çok insan KHK’lilerin yanında durmaktan imtina etti, sesini yükseltmedi aksine böyle yerlerde görülmekten ve duyulmaktan çekindi. İktidarın istediği toplumsal sinikliğin önemli bir aracıydı KHK’ler, etkisi ihraç olanlarla bitmiyordu.
Bu yalnızlığı pek çok alanda defalarca yaşadım. Yazıdan da anlaşılacağı üzere mücadeleyi büyütmek için geri durmayı sevmeyen ve propagandasını açıkça yapma yanlısı olan ben yönetiminde bulunduğum tabip odasında önerdiğim fikir ve eylemlerle odaya kayyum atattırmaya çalışan biri olduğum iddialarıyla yalnızlaştırıldım. Aynı yönetimde bulunduğum ve benle benzer düşünen bir meslektaşımın oda yönetiminden “ihracına” yakından tanık oldum.
Tüm bunlardan sonra umudumu taze tutmakta zorlanmaya başladığımı söylemem yanlış olmaz, hele de bir yanda haklarımı alacağım diye pasif bir bekleme içerisinde iken diğer yanda mücadele alanında da pasifize edildiğimi görmek farklı bir yol çizmenin gerekliliğini hissettirdi. “Giderlerse gitsinler” sözünden çok önce yurt dışına göçen meslektaşlarımla görüşüp bu yönde bir adım atmaya karar verdim. En başından beri iltica etmemi öneren yakınlarıma istediğim zaman ülkeme dönemeyeceğim bir sürgünü yaşamak istemediğimi söyledim. Yalnızlaşma halinin yanı sıra pasaportumdaki tahdidin ihracımdan 7 yıl sonra kaldırılması üzerine bu düşünce daha ciddi bir hal aldı. Şimdi o yolda mutlak bir yalnızlık içinde olmasam da tek başıma ilerlemeye çalışıyorum.
Direngenlik
Sadece olumsuz yanlarıyla söz etmek haksızlık olmaz KHK’lere ama ben yine de bize vermek mecburiyetinde bıraktığı mücadeleyi, direnci ve dayanışmayı anmadan geçemem. İlk ihraç olduğumda her ne kadar canım sıkılsa da öte yandan uğradığımız bu haksızlığa karşı verilebilecek mücadelenin potansiyelinin beni heyecanlandırdığını söylesem yanlış olmaz. Bu potansiyel beklediğim kinetiğe dönüşemedi ne yazık ki. Ama yine de pek çok dayanışmaya, eyleme ve birlikteliğe sebep oldular.
İhraç olduktan sonra arkadaşlarımın ve üyesi olduğum VHTO ile SES Van Şubesi’nin dayanışmasını unutamam. Hem maddi hem manevi olarak benim beklediğimin kat kat üstünde bir sarıp sarmalama haliydi bu. Sonrasında iş ararken verdikleri destekler, yangın yeri bir ortamda 2 hafta gibi bir sürede bana iş bulmaları… O süreçte aynı zamanda meslektaşım olan ev sahibimin arayıp geçmiş olsun, ev senin kira ödemeden istediğin kadar kalabilirsin deyişi de hala aklımda. İş bulduğum hastanede benzer süreci yaşayan sağlık emekçileri arkadaşlarımla kurduğumuz dostluklar, birbirimize tutunmamız, benzer süreci yaşamasa dahi her daim dayanışmasını gösteren o insanlar… O hali düşünmek bugün bile güç veriyor bana.
Eylem yasaklarının olduğu o dönemlerde yapılan eylemler, meydan okumalar direngenliğimizi gösteriyordu. Uzaktan takip edebildiğim Yüksel Direnişi -ki 100. gününde gidip oradaki polis şiddetinden ben de payımı almıştım- direnci ve ısrarıyla epeyce ses getirmişti. Direnişi başlatıp 4 aya yakın oturma eylemi sonrasında tutuklanmış, bu şiddete karşı taleplerinin karşılanması için neredeyse 1 yıl süren açlık grevine girmişti Nuriye ile Semih. Mücadeleleri sırasında Ankara’da İnsan Hakları Anıtı uzunca bir süre gözaltında kalmış, Yüksel Caddesi’nde plastikten bir karakol peydah edilmişti. Durum daha iyi karikatürize edilemezdi.
Benzer bir eylem sürecini ihraç ve güvenlik soruşturması olumsuz sonuçlanan meslektaşlarımızla beraber yürütmüştük. 2018’in Ekim ayında “Sağlıkta Şiddete Karşı Torba Yasa” şeklinde isimlendirilen ancak içerisindeki 5. Madde gibi bazı maddelerin KHK’lerle güvencesizleştirilen hekimlere ekonomik şiddet olacağı aşikar olan bir yasa tasarısının meclis komisyonuna geldiğini öğrendik. Bahsi geçen madde özel sektörde çalışabilen KHK’li ya da güvenlik soruşturması olumsuz hekimlere, SGK anlaşmalı kurumlarda çalışmasının önünü kapayarak fiili bir meslek yasağı haline getirmeyi hedefliyordu. TTB ve SES gibi örgütler tepki olarak hızlıca açıklamalarda bulunmuştu. O dönem meslektaşımız Dr. Fikret Hacıosman’ın sağlıkta şiddetle katledilmesi üzerine Ankara Tabip Odası’nın Kuğulu Park’ta başlattığı beyaz nöbetler bize de söz kurma alanı sağlamıştı. Sağlıkta şiddetin asıl sebeplerinin ortaya konup bize şiddet olarak dönmeyecek yasalar beklediğimizi yüzlerce meslektaşımızla birlikte haykırdık. Meclis komisyonunda görüşüldüğü sırada bir toplantıya durumun muhatabı olarak katıldım ancak bana söz verilmeden, madde yeterince tartışılmadan iktidar vekillerince komisyondan geçirilmişti. O haliyle Meclis Genel Kurulu’na gelecek yasaya karşı Kuğulu Park’taki eylemlerimizin yanı sıra ayrıca bir tepki vermemiz gerektiğini düşünüyorduk. Yaptığımız toplantılar sonucunda meslektaşım Dr. Mihriban Yıldırım ile Meclis’in önünde “Yaşamak Yaşatmak İstiyoruz’’ ve “Eğitim ve Çalışma Hakkımız Engellenemez’’ yazan pankartlarımızla bir eylem gerçekleştirme kararı aldık. Eylemimiz polis şiddeti ve gözaltıyla son buldu ama sesimizi Meclis’ten de duyurmuş olduk. Gözaltından muayene sonrasında bırakıldık ve arkadaşlarımızın yanına döndük. O esnada tepki gösterdiğimiz 5. Maddenin genel kuruldan geçemediği haberini müjde ile almıştık. Direnişimizin kazanımla sonuçlanması bize güç vermişti. Ayrıca bu eylemimizden dolayı bizi kabahatli bularak ceza kesen yargı kararına karşı sendika avukatımızla itiraz edip AYM’den bu cezanın bir hak ihlali olduğuna dair bir karar da aldık.
10 yıllık bu KHK’li hayatımda gasp edilen eğitim hakkım olsun, verdiğim mücadele olsun yalnız benim yaşamadığımı bildiğim bütün bu durumları basına aktardım. Destek olan basın kuruluşları ve emekçilerine teşekkür ederim. O kanalla pek çok meslektaşım bana ulaşmış özellikle de gasp edilen eğitim hakkımız üzerine süreci takip etmektedirler. Ancak daha fazla haberin ya da paylaşımın gündemde olmasını beklerdim ancak meslektaşlarımın birçoğu kamuoyuyla süreçlerini paylaşmak istemedi. KHK TV gibi girişimler olmuş fakat sansür ve baskılarla etki düzeyi sınırlı kaldı ne yazık ki.
İhraç milletvekillerinin örgütlemesiyle KHK’lileri bir araya getirip bir dayanışma ve mücadele birliği oluşturmak amacıyla 2019 yılında Ankara’da Büyük KHK’li Buluşması yapılması planlandı. Valiliğin yasak getirmesi üzerine Halkların Demokratik Partisi ve Saadet Partisi buluşmaya kapılarını açmıştı. HDP’de gerçekleşecek toplantı günü polis, sokağı kapatmış ve katılmak isteyenlere engel olmaya çalışmıştı. O arbede esnasında da göz altına alınmış muayene sonrası serbest kalıp yine de bu buluşmaya katılmıştım. Fakat benzer buluşmaların devamı gelmemişti.
KHK’lerin getirdiği hukuksuzluk, yıkım ve protestolar sinema yoluyla da anlatıldı. Muğla’da ihraç edilen sevgili meslektaşım Yasemin Demirci ve Öğretmen Engin Karataş’ın hikayesi üzerinden Nejla Demirci’nin yönettiği Kanun Hükmü filmi ne yazık ki bu toprakların gerçeklerini bu topraklarda gösteremedi. Valilik yasakları nedeniyle festivaller gerçekleştirilemedi, hikayemiz seyircisiyle buluşamadı. Yakın zamanda da Berlin’de Altın Ayı Ödülü alan İlker Çatak’ın yönettiği Sarı Zarflar filmi ise Almanya’da çekilmesi ve festivalin de en büyük ödülünü alması sebebiyle olacak ki vizyona girmesi konusunda herhangi bir engelle karşılaşmadı. Epeyce KHK’li hekimin de göç ettiği Almanya’da çekilen film aslında Türkiye’de geçiyor. Berlin Ankara rolünde Hamburg İstanbul rolünde… Bu yazıda bahsettiğim tüm başlıkların incelikle işlendiği bu filmin hala gösterimleri yapılmakta eğer izlemediyseniz kesinlikle tavsiye ederim.
Son söz olarak şunları diyebilirim. İhraç olduktan sonra böylesine bir on yılı yazmak beklediğimden de zor oldu. Kişisel anılarım ve geniş detaylarla küçük bir hatırat kitabı bile olabilecek bu dekadı Tıp Dünyası’nda yayınlanacak şekilde yazmaya çalıştım. Ama nihayetinde geçen bir on yıl sadece süreyle sınırlı bir zaman dilimi değil yaşanılanlar ve yaşatılanlarla çok daha fazlası olduğu aşikar… Tutukluğu neredeyse 2 ay olacak Deniz Göktaş’ın gösterisinde dediği gibi başıma bir şey geldi ve ‘’bedavadan aydın oldum’’ gibi hissettiğim zamanlar da oldu bu on yılda. Özel sektörün güvencesizliğinde, çalıştığım yıl sayısından daha fazla iş değişikliği yapmak zorunda kaldım. Eğitim hakkımı her an alabilirim diye başka bir mümkünü düşünmekten imtina ederek mücadele etmeye çalıştım. Sosyal hayatımda ve mücadele alanında kimi zaman kendimi yalnız hissettim kimi zaman da zorun peşinde koşarak kendimi yalnızlaştırdım. Amma velakin pek çok sevenim, dostumun ve yoldaşımın desteğiyle, varlığıyla güç buldum ve mücadeleye elimden geldiğince devam ettim. Bu yazıyı da onlara ithaf etmek isterim.

