Şefik Zan ile Söyleşi: Demokratik Hekim Mücadelesinden, Emek, Barış, Demokrasi ve Eşit Yurttaşlık Mücadelesinden Hiç Emekli Olmadım

Kültür-Sanat

Söyleşi: Ayşe Uğurlu

Merhaba Şefik Abi. Öncelikle söyleşi talebimizi kabul ettiğin için çok teşekkür etmek isterim. Özellikle TTB tarihinde iz bırakmış, emek vermiş çınarlarımızı Tıp Dünyası Dergisi üzerinden hatırlatmak, tanıtmak bizim için çok onur verici.

Merhabalar sevgili Ayşe, Asıl ben sizlere teşekkür ederim. Demokratik meslek örgütümüz Türk Tabipleri Birliği’nin (TTB) yayın organlarından birinde yayımlanmak üzere emek harcayıp yaptığınız bu çalışmalar çok kıymetlidir. Meslek örgütümüz üzerinden de olsa, toplumdaki demokratik, sosyal ve sınıfsal mücadele geçmişten geleceğe birbirinden kopmaması gereken zincirin birer halkaları gibidir. Ben söyleşiye daha çok bu sorumlulukla yaklaştım, bana heyecan da verdi. Sizin bu çabanız geçmişte yaşanılanlardan dersler çıkarılması, yanılgıların kavranması ve geleceğe doğru, daha sağlıklı bir bakış açısının kazanılmasına hizmet eder.

İlk olarak çocukluğundan başlamak istiyorum. Kadim bir coğrafyada bulunan dinler, kültürler mozaiği Antakya’da doğmuş olmak nasıl bir duygu. Neler söylemek istersin?

Bu duyguyu anlatmaya sözcükler, yazsan sayfalar da yetmez. Ancak yaşanır ve yaşadıklarım üzerinden bu coğrafyada doğup çocukluğunu 5000 yıldan fazla tarihi geçmişi bu bölgede Romalılar tarafından M.Ö. 300 yılları civarında kurulmuş olan, sonraki yıllarda defalarca hem depremler, hem de farklı kavimlerin, imparatorlukların saldırılarıyla yıkılıp yakılmış ve tekrar küllerinden doğmuş kadim şehir Antakya’nın, dağ başı bir köyünde yaşamış biri olarak, bende iz bırakan ve ileriki ruhsal, düşünsel şekillenmem üzerinde etkili olan bir kaç anımla anlatayım, ki acılar da var, sevinçler de. Her dönemde egemen güçler, çıkarları gereği farklı dil, kültür ve inanca sahip halkları birbirine karşı kışkırtmadıkları sürece, tüm halklar renk mozaiği ile barış içerisinde yaşamış, tersi durumlarda büyük çatışmalara sürüklenerek derin acılar çekmişlerdir. Ailemde 11 kuşak öncesi 1700 yıllarının ilk başlarında, inançları nedeniyle katliama uğradıkları Halep civarından, sağ kalan atalarım inanç, kültür ve dillerini (Arap Alevi) koruyarak, yıllar içerisinde hep batıya göçmüş, o zamanlar Kuseyr diye bilinen yakınlarında yerleşim birimleri olmayan dağlık bir mıntıkaya yerleşmişlerdir. Uzak çevrelerinde, çepeçevre çoğunlukta Arap Sünni, Türk Sünni, Arap Hristiyan köylerin orta yerine, zaman içerisinde Bera adını alan tek Arap Alevi köyünü kurmuşlar. Çevre köyler kendi aksanlarıyla Bayra diye seslenirler. Bera adının da öyküsü şöyle. Köy önceki mevcut yerleşim birimlerinden uzak, dağların yanı başında, yaban bir yerde kurulduğundan ve yörenin tek Arap Alevi köyü olmasından ötürü, çevresi tarafından biraz küçümseme, dışlanma, hatta inancından ötürü aşağılamak için yaban, dışarda, yoldan çıkmış anlamında olan Arapçadan ber, berra, mberra sözcüklerden türetilen BERA adı olagelmiştir. Köyüm Bera’dan 4 saatlik bir yürüyüş mesafesinde olup, aramızda başka hiçbir yerleşim biri olmayan tamamen dağın içerisinde bir Kürt Sünni köy de vardı. Hayno köyü; ki Hatay’ın kuzey, batı ve güneyindeki Erzin, Dörtyol, Payas, İskenderun, Arsuz, Samandağ ve köyümün bağlı olduğu Altınözü ile merkezdeki Antakya’yı içeren geniş bir coğrafyada köyüm gibi çok eskiden kurulmuş tek Sünni Kürt köyüdür. İnancından ötürü o yıllarda bir sıkıntı yaşamamışlar. Hatta köyümüz yakıldığında rehin götürülen yoksul ailelerden rehin 7 kadının kurtarılması için büyük dedemin altın olarak vereceği bedel ile çetelerle yapılan pazarlığa aracılık etmişlerdir.

Büyük rahmeti abim ve eşi, yanında en büyük abimin eşi ve en sağda rahmetli Annem. Çömelmiş olarak en solda ben ve kardaşlerim doğduğum evin önünde önünde. Yıl 1962.
Büyük rahmeti abim ve eşi, yanında en büyük abimin eşi ve en sağda rahmetli Annem. Çömelmiş olarak en solda ben ve kardaşlerim doğduğum evin önünde önünde. Yıl 1962.

Sorunuza vereceğim yanıtın anlaşılması açısından bu ön bilgilerle birlikte, şunu da belirtmem gerekir. 200 yıla yakın dedelerim, köylülerim inançları nedeniyle tek ve azınlıkta olduklarından, kendilerini güvende hissetmek için, içe kapalı bir yaşam sürdürmüş, çevre köylülerle de bir sorun yaşamamışlar. Ancak birinci paylaşım savaşının bitimine müteakip Fransızların Lübnan ve Suriye’nin batısı Lazkiye ve civarını işgal edip, bölgede Osmanlı’nın devlet hakimiyeti çözülünce, işgalcilerin kışkırtmasıyla Lazkiye ve güneyindeki Sahyun mıntıkasında, şiddetli mezhep çatışmaları olmuş, Alevi Araplar Fransızlara karşı direnirken(ki yüzyıl sonra günümüz Suriye’sinde yaşandığı gibi) o yıllarda burada bulunan Sünni Vahabi selefi güruhlar, “Alevilerin canı, malı, ırzı bize helaldir, bir Alevi katletmek bizi cennete götürür” vb. sapkın bir inançla, alevi katliamı yapmaya başlamışlar. Ancak buradaki Alevi Araplar hem kitlesel olmaları, hem de Fransızlara karşı direnmek için silahlandıklarından, Vahabi selefi çetelere ağır kayıplar verdirmişler. Bunun üzerine bu çeteler kuzeye doğru yönelip, intikam hırsıyla Alevilerin azınlıkta olduğu İdlip, Kuseyr (bugünkü Altınözü), Arap Sünni, Türk Sünni, Arap Hristiyan toprak ağalarının yanında maraba olarak çalışan yoksul Arap Alevileri katletme, mallarını talan etme, kadın ve çocukları kaçırma, ırza geçme vb. her türlü vahşeti yapa yapa köyüm BERA’nın olduğu Kuseyr mıntıkasına çok kalabalık silahlı guruplar halinde gelip köyü kuşatmışlar, evleri ahırları ateşe verip canlı ele geçirdikleri insanları (66 kişi olduğu söylenir) büyük dedeme ait mengelede sıraya koyup kurşuna dizdikten sonraya mengeleyi ateşe verip insanları yakmışlar, bazı kadınları da beraberlerinde kaçırmışlardır. Bu Alevi katliamlarının aylar öncesinden köyümüze uzak yerlerde yaşanıyor olmasından tedirgin olan birçok aile de, Antakya, Harbiye ve Samandağı’na Alevilerin yoğun yaşadığı bölgelere göçmüş, köyden bazı erkekler de Fransız işgaline karşı 27 mavzerle dağlarda yerel çete direnişlerine katıldıklarından, köydekiler, silahsız ve savunmasız kalmışlardır. Bu katliama çevre Arap Sünni köylerden istisnai olarak bazı kişiler yardım ederken, insani ve vicdani duygusunu yitirmemiş bazı Arap Sünni aileler ise katliamdan kaçıp sağ kurtulanları kendilerine sığınan köylülerimi, yakınlarımı korumuşlardır. Türk Sünni köyler ile Arap Hristiyan köylerde kendilerine sığınan bölgedeki Alevileri korumaya çalışmışlar. Bu süreçte yaşanılan halkların kardeşliği ve dayanışmasını gösteren çok dokunaklı hikayeler vardır. Bu anlattığım köyümün yakılması 1919 yılının Ağustos ayında olmuştur. Katliam sırasında babam 8, büyük dedem 59 yaşlarındadır, daha önce köyden çıkıp tanıdıkları Sünni Arap olan dostlarının bulunduğu bir köye sığınmışlar. Dedem ise 32 yaşlarında mallara ve eve sahip çıkmak için köyde kalmıştır. Güneş batımına doğru köy saldırıya uğrayıp kurşun sesleri gelince yanında bulunan diğer akraba ve köylülerle kaçmaya başlamış, arkalarından kurşun sıkan çetelerin başı, uzaktan dedemi kast ederek “ince uzun boylu o adamı vurmayın, onu sağ ele geçirelim” diye emirler veriyormuş. Dedem kaçarak kurtulmuş. Katliam sonrası sağ kalan aileler Alevilerin yoğun bulunduğu Harbiye, Samandağ ve Antakya’ya acı ve ağır travmalarla sığınmışlar, ailem de Antakya’ya yerleşmiş. Ailem, 4 yıl sonra, ortam nispeten sakinleşince yaşadıkları zorluklardan ötürü her şeyi göze alıp yakılan köyleri Bera’ya dönmüşler, evlerini onarıp toprakla uğraşmaya devam etmişler.

Marshall Planı ve Amerikan yardım programları kapsamında Türkiye’ye gönderilen süt tozları ve yardım paketlerine denk gelen ilkokul, ortaokul yaşamın sürecinde neler yaşadın, ayrıca çok partili döneme geçiş ile ilgili sancıların olduğu bir dönem ve sonrasında 1960 darbesi oldu. O dönemden hatırladıkların nelerdir?

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Alman Hitler faşizmini ezmek için birlikte hareket eden ABD ve Sovyetler Birliği ayrışmış, savaş sonucunda ekonomileri yerle bir olmuş Avrupa ülkelerinden İngiltere dünya patronluğunu ABD’ye bırakmıştır. Dünya; başını ABD’nin başını çektiği emperyalist/kapitalist blok ile Sovyetler Birliği’nin başında bulunduğu sosyalist blok olarak iki kutba ayrılmıştır. Emperyalist/kapitalist sistem kıta Avrupa’sında işçi sınıfı mücadelesinin ve halk kitlelerinin komünizme karşı yönelmesinin önüne geçmek, Yunanistan komünistlerinin Yunan gericiliğine karşı başlattığı iç savaşta başarılı olmamaları için ve Türkiye’nin Sovyetler karşısındaki stratejik konumu nedeniyle ABD Truman doktrini ve Marshall planını uygulamaya koymuştur. Bu minvalde Türkiye’ye Marshall yardımı adı altında savaşa girmemesine karşılık halkın çok ağır açlık ve sefalet içerinde olmasından yararlanmak üzere, tarımda kullanılmak üzere makina, araç gereç gönderilmiş, o yıllarda nüfusun % 80’i tarımla uğraşan ülkenin ağır sanayiye yönelmesini engellemiş, kitlesel taşıma aracı konumundaki demiryollarının gelişmesine de set çekip verdiği yardım kredilerini koşullu olarak ileride kendisine otomobil, kamyon, otobüs, petrol vb. satacağı pazar alanına çevirmek üzere, yalnızca kara ulaşım yollarının yapılmasında kullandırtmıştır, diğer yandan ıskartaya çıkmış demode araçları, İkinci Dünya Savaşı’nda stoklanmış son kullanım tarihi geçmiş ya da geçmek üzere olan un, içeriği neden elde edildiği tartışmalı yağ, süt tozu vs. yollamış, insan sağlığına zararlı olduğu sonraki yıllarda ortaya çıkmış katı margarin yağı vs. göndermiş, sağlığa en yararlı zeytin yağının kullanımını da azaltıp yerelde zeytin üretimine de ağır darbe vurmuştur. Hatta radyoda bol bol “basmada fistan giyemem aman zeytin yağlı yiyemem ama” türküsü de çaldırılmıştır. İlkokulda iken köyümün inancı gereği kaynağı belli olmayan gıdaları yemezdik. Süt tozu da içmedim, ancak öğretmen okulunda süt tozundan yapılmış sütü içtim. Öğrencilerime o gıdaları hiç yedirmedim. Bunu çalıştığım yerlerde hem zararlarını anlatarak hem de yöre insanlarının inançlarını da dikkate alıp gelen yağların domuz vb. yağdan olabileceği, süt tozunun hangi hayvanların sütünden elde edildiğinin bilinmediğini söyleyerek, muhtarları ikna etmeye çalışıyordum. Onlar da ilçeden ABD’den gelen yardım gıdalarını gelip alın diyen yetkililere “biz istemiyoruz” deyip bana destek çıkmışlardır.

1946’da Köy Enstitüleri kurucularından Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel ve “Elimden gelse bütün dünya okullarının programlarına insanın insanı sömürmemesi adlı bir ders koyardım” diyen ünlü eğitimci İlköğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç görevden alınıp, Köy Enstitüleri’ne düşman Reşat Şemsettin Sirer getirildi. Gelir gelmez ilk işi ileride köy enstitülerin kapatılması için zemin hazırlayacak çalışmalara başladı.

Zamanın ruhuna uygun olarak demokrasicilik oyunu oynamaya çalışan egemenlerce 1946 da çok partili sisteme, açık oy, gizli sayımla yapılan trajikomik bir seçimle geçilmiş oldu. Seçime ise tek parti CHP’nin içinden çıkan bir kısım toprak ağaları, tefeci-tüccar takımı ve tek parti despotluğuna karşı kimi “aydınların” da içinde yer aldığı “yeter söz milletin şiarıyla” kurulan DP’de katılmıştı. 1950 yılında yapılan seçimde DP iktidara gelmiş, İsmet Paşa’nın partisi iktidardan “düşmüştü”. Çocukluğumda politik olarak hiçbir şeyin farkında değilken, ilkokul sıralarında ailenin etkisiyle Menderes meraklısıydım. Babam da Menderes yanlısıydı. 27 Mayıs darbe öncesi Menderes Antakya’ya geldiğinde şehre giden babama beni götürmesi için çok yalvarmıştım, fakat götürmemişti. 27 Mayıs 1960 yılında darbe olduğu gün okullar kapalı olduğundan babam da şehre gitmişti. Ben ilkokul 3’üncü sınıfına geçmiş babamın yokluğunu fırsat bilip sabahtan sokağa arkadaşlarla oyun oynamak için çıkmıştım. Babam otoriter, sert mizaçlı biriydi. Bizi boş bırakmaz, yaz tatili de olsa kitap okumaya ve matematik işlemleri yapmaya zorlar, diğer yandan bostanda sebze sulamaya, köyde çoban olmadığından evin süt yoğurt ihtiyacını karşılamak için beslediğimiz koyunları otlatmaya gönderirdi. Sokağa çıktığımda babamın yaşlı amcaları (dedem bir yıl önce vefat etmişti) telaşlı, yüzleri asık ve tedirgindiler. Ben bir şey soramıyordum. İçlerinden birisi, babamı kastederek yahu “Tahir görünmedi” dedikten sonra bana dönüp “Oğlum baban nerede?” diye sordu, ben de Antakya’ya gitti dedim. Arkasından yanındakilere dönüp “Tahir’e inşallah bir şey olmaz” deyince, çocuk da olsam endişelendim. Ben de “Amca ne olmuş” diye sorunca, “Askerler Menderes’i devirdi. Uçakla kaçmak isterken Eskişehir’de yakalamışlar” deyip konuşmaya devam ettiler.

Öğlene doğru babam eve geldi, ilk olarak misafir odasına gidip duvardaki Adnan Menderes ve Celal Bayar’ın resimlerini indirip, şehirden getirdiği Cemal Gürsel’in resmini duvara astı. Amcalarım ve diğer köylülerle sohbetinde “ihtilal olduğunu, sokağa çıkmanın yasak olduğunu, polisin sokakta gördüklerini kovalayıp evlerinize girin dışarı çıkmayın dediklerini, kendisinin de zor bela Antakya-Altınözü arası çalışan bir taksiye denk geldiği için hemen Altınözü’ne gelip oradan köye yayan yürüdüğünü” anlattı. Köyde bizim aile ile ilişkileri iyi olmayan CHP’ye oy veren birkaç aile vardı. Onların yüzleri gülüyor fakat ailemiz kalabalık olduğundan taşkınlık yapmaya korkuyorlardı. Herkes ne olacağını merak ediyordu. Köyde yalnızca 3 ailede radyo olduğundan köylüler akşamları bu evlerde haber dinlemek için toplanırlar, ancak Türkçe bilmeyen orta ve ileri yaş amcalar Arapça radyo istasyonlarını dinlemek istedikleri için tartışma çıkardı.

Anne, babamız bize geçmişte yaşanılan acıları, bizi kinle ve korkuyla büyütmemek için anlatmak istemezlerdi. Zorunlu kaldıklarında üstün körü geçerlerdi. Ancak annemin analık duygusu içerisinde bizi koruma güdüsüyle yabancı bir yere gittiğimizde ya da kırda bayırda tanımadığımız kişilerle karşılaşırsak “Alevi olduğunuzu söylemeyin” derdi. Ben yaşlı amcaların yukarda anlattığım sohbetlerini pür dikkat kesilip, birazda merakla dinlediğimden geçmişte bu yaşanılanları öğrenmiştim. Üstelik öğlen arası sıcaklar nedeniyle otlattığım hayvanları dinlenmeye aldığımdan o amcaların, dedelerin yanlarına gittiğimde elime iki üç gün önceki ya da bazen aynı gün şehirden gelmiş gazeteleri, elime tutuşturup “Hadi oku da bize, Menderes’e ne yapacaklar? İsmet Paşa ne diyor, memlekette başka hangi havadisler var, Arapçayla anlat” derlerdi. Ben o yaz ilkokul ikinci sınıfından üçüncü sınıfa geçmiştim. Bir yıl sonra Menderes ve arkadaşları bir Eylül günü asıldığında köylülerde bir endişe ve üzüntü vardı. Zaten korkudan ne olduğunu bilmedikleri 61 Anayasası referandumunda bütün köy “evet” vermişti. Yaklaşık 3 ay sonra yapılan genel seçimde kurulan bütün partilere köyümüzden oy çıkmakla beraber en çok bizim ailenin desteklediği Yeni Türkiye Partisi’ne, ikinci sırada da Cumhuriyet Halk Partisi’ne oy çıktı. O sıralar hangi nedenle ilçeye gitmişim hatırlamıyorum (İlçe köyümüze 5 kilometre mesafede yayan gider gelirdik, köyün yolu bozuktu, bu nedenle yalnız yazın çamurlar kuruyunca sabah şehre gidip akşam geri dönen insanların, tavukların keçi ve koyunların bir arada taşıyan köyümüzün içinden de geçen komşu köyün bir kamyonu vardı.) sıcakta köye dönerken, yanımda bir taksi durdu, henüz 9 yaşındayım. İçinden arka koltukta oturan gözlüklü kelli felli bir adam “Oğlum sen hangi köydesin? kimin oğlusun” diye sorunca ben de Bayra’dan Tahir Hoca’nın oğluyum deyince, hadi bin biz de senin köyüne, hem de babanın kahvesini içmeye gidiyoruz. Önce duraksadım. Üst başım çok düzgün değil ama, ilçeye geldiğim için de çok yırtık pırtık değildi. Yaşça benden 2 yaş büyük olan abim öğretmen okulunda yatılı okuyor, ona verilen kıyafetler küçülünce ben giyiyordum. Üst başım diğer köy çocuklarına göre düzgün ve temizdi. Arabaya arkaya bindim arkada ben ve iki adam, önde şoför ve yanında bir kişi daha vardı. Arkada oturan diğer adam “Him bu Tahir Hoca?” diye sorunca, şoförün yanındaki adam “Köyde en büyük ailenin ileri gelen kişisi, köyde Ebu Cuma olarak seslenirler. Kuseyr mıntıkasında, saygınlığından ötürü Tahir Ağa olarak bilinen, Tahir Halef’tir” dedi. Köyüme o zamana göre lüks olan bir otomobile ilk defa binip köy meydanında arabadan inince hem toplanan köylüler hem yaşıtım çocuklar şaşkınlıkla bana bakarken ben de 9 yaşındaki bir çocuğun gururlu hali içinde yaşıtım arkadaşların arasına karıştım.

Köy Enstitüleri’nin devamı olan Düziçi İlköğretmen Okulu’nda okudun. Öncelikle Köy Enstitüleri dönemi hakkındaki düşüncelerini almak istiyorum. Daha sonra ise öğretmen okulları, öğretmen liseleri ile devam eden ve giderek işlevsiz hale getirilen bu eğitim kurumlarının sonunda kapatılması ile neler kaybettik, bununla ilgili düşüncelerini öğrenebilir miyim?

Ben 1963 yılında Düziçi İlk Öğretmen Okuluna başladığımda, Köy Enstitüleri kapanalı 9 yıl olmuştu.17 Nisan 1940 yılında Mili Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel ve İlköğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç tarafından kurulan bu eğitim kurumları, ülke koşulları içerisinde, döneminin en verimli ve nitelikli kurumları olmuştur. Temel eğitim ilkesinin gereği, içinde bulunulan toplumun sosyal, kültürel dokusunu dikkate alarak, devletin, yaşamın her alanında olduğu gibi, eğitimdeki tekçi gerici zihniyetinin, kurulmaya çalışılan demokratik eğitim ortamına olan olumsuz etkilerini minimuma indirgeyip (Devletin diğer kurumlarına oranla) yaparak ve yaşayarak, üretim içinde eğitim, üretim için eğitim ilkesiyle eğitim yapan ve burada yetişen öğretmen ve diğer meslekteki kişileri, yine içinden geldikleri ve aldıkları eğitimle yabancılaşmadıkları, kötü koşullarda yaşayan insanların bulundukları kırsal alana eğitmek ve aydınlatmak için gönderip, o yıllarda Sovyetler Birliği’ndeki eğitim hariç dünyada örneği olmayan, pozitif bilim ışığında kendine özgü “yerli ve milli” olan bir eğitim modeli olarak tanımlanabilir. Aynı zamanda kırsal alanın yoksul köylü çocuklarının, eğitimde yaratılan fırsat eşitliğiyle önlerini açmış, kız çocuklarını eğitimden yoksun bırakan toplum içerisindeki gerici anlayışının kırılmasına da ön ayak olmuştur. Bu güzide eğitim kurumlarının kapatılması, Türkiye’nin eğitimine ağır bir darbe olmuş ve bu günlerde ülkede eğitimde yaşamakta olduğumuz niteliksiz, yoz, gerici. bilim dışı bir tablonun oluşmasına neden olmuştur.

Düziçi İlköğretmen Okulu'na başladığı yıl. Ekim 1963 Haruniye/Adana
Düziçi İlköğretmen Okulu’na başladığı yıl. Ekim 1963 Haruniye/Adana

Kapatıldıktan 9 yıl sonra onların devamı olan Düziçi İlk Öğretmen Okulu’na, 12 yaşında, ilk kez köyümden, ailemden, uzak bir ilde 6 yıl sürecek yatılı öğrencilik hayatıma başladım. Okul, Adana’nın Bahçe ilçesine bağlı Haruniye Nahiyesi’nde 1940 yılında kurulup 1954 yılında kapatılan Düziçi Köy Enstitüsü’nin devamı niteliğinde, yaklaşık 3000 bin dönüm üzerinde, okul tarım bahçesi, tavuk kümesleri, ahırlar, nizami bir futbol, 2 voleybol, 2 basketbol sahası, içinde piyano olmak üzere değişik enstrümanların bulunduğu 2 müzik atölyesi, değişik torna, tesviye tezgahlarının bulunduğu 3 iş atölyesi, 1 resim atölyesi, 1 tüketim kooperatifi, 1 fizik, 1 kimya, 1 biyoloji laboratuvarı, bir kısmen tasfiye edilmiş olmakla beraber içinde dünya klasiklerinin de bulunduğu binlerce kitabı barındıran zengin bir kütüphane, gerektiğinde 1000 kişilik bir sinema, tiyatro, konferans, sosyal etkinliklerin yapılması için dönüştürülen bir yemekhane salonu, bir berber, bir terzihane, bir yüzme havuzu, doktoru ve yardımcı sağlık elamanları olan bir revir, bir fırın ve jeneratörlerin çalıştırdığı bir elektrik santralı, ihtiyaç kadar lojman, 2 büyük yatakhane ve 4 eğitim binası vardı. Çevre halkı ücretli veya ücretsiz tiyatro, sinema ve okulun diğer sosyal etkinliklerini izleyebilirdi. Bir kamyon, bir jeep ve bir binek aracı; bazen hizmet, bazen makam aracı olarak kullanılırdı. Tüm bunlardan ayrı döner sermaye yöntemiyle işletilen okulun 7-8 km uzağında 30 000 bin dönümlük, içinde o zamana göre tarım için modern sayılacak alet edevat bulunan bir çiftlik mevcuttu. Maalesef 1974 yılında öğretmen okulları, öğretmen liselerine dönüştürülmüş, 2014 yılında da bunların devamı Anadolu öğretmen liseleri tamamen kapatılarak herkes için bilimsel, nitelikli, ücretsiz, demokratik üretken eğitim anlayışının tabutuna son çivi çakılmıştır. Bugün ne yazık ki 6 yıl yatılı okuduğum bu eşsiz eğitim kurumu yıllar içerisinde siyasal iktidarlar tarafından maddi ve manevi yönden talan edilmiştir. Yılların birikimiyle yaratılan sağlık kurumlarına da günümüzde aynı şeyler daha beter yapılıyor. Kapatılan tarihi hastaneler, ilaç üreten fabrikalar, Hıfzısıhha Enstitüsü’nde gelinen durum, Sağlıkta Dönüşüm Projesi adı altında yapılan yıkımlar vs. Peki bu süreçte eğitimde başka ne yapılmış ona da bakalım. Köy okulları kapatılıp öğretmenler bu köylerden çekilerek, yerinde eğitime son verilip taşımalı eğitime geçilirken karşılığında inançlarına ve ihtiyaçlarına bakılmaksızın buralara cami yapılıp, maaşlı imamlar gönderilmiştir.

11 yıl süren öğretmenlik yaşamından sonra hekim olmaya karar vermek ve güçlü bir çaba ve emekle tıp fakültesini bitirmek herkesin başarabileceği bir şey değil. Neler söylemek istersin bu konuda?

Aralıklı olarak 12 yıl süren ve bitiminden sonraki 40 yıllık hekimlik mesleğimle ilgili sorunuzu yanıtlamadan önce öğretmen okulu öğrenimim sürecinde ve öğretmenlikte yaşadığım bazı ilginç anılara da değinmek isterim. Okuduğum okulu yukarıda tüm özellikleriyle anlattım. Okulun yazılı ve sözlü sınavında matematikte binlerce öğrenci içerisinde en yüksek puanı almıştım. Üst sınıflarda okuyan abim beni yazın sınava hazırlardı. Okuduğum problemi ana dilim Arapça olduğundan anlayamayınca önce çözemezdim, abim sinirlenip, problemin ne istediğini Arapçayla anlatınca da hızla çözerdim. Bu nedenle matematikte çok başarılı oldum. Gel gör ki birinci sınıfa başlayınca matematiği dersim birinci devre karneme zayıf geldi, çünkü derste öğretmenin anlattığını anlamada zorluk çekiyordum. Sene başında, biz köy çocuklarına çok güzel görünen takım elbise, kundura, gömlek, iç çamaşır, el havlusu, sabun, çorap vs. verdiler, çok sevindik. Hatta birinci sınıflara okula yırtık ayakkabı, yamalı pantolon, yöresel şalvarlarıyla ve çorapsız gelmesinler diye kıyafetleri daha erken verilmişti.

Okulun bana kazandırdığı en önemli vasıf, zengin kütüphanesi sayesinde önceleri Türkçemi geliştirmek, ilerleyen yıllarda keyif aldığım, merakımı gidermek için giderek artan günlük gazete ve kitap okuma alışkanlığını edinmiş olmamdır. İşte bunun sonucu hızlıca Fakir Baykurt, Orhan Kemal, Yaşar Kemal vb. yazarların kitaplarını, o yılların demokrat, solcu bilinen günlük Akşam ve Cumhuriyet gazetesini okur, karşıma çıkan “fakir, köylü, işçi, ağa, tüccar, tefeci, emek, sermaye, devrim, devrimci, ırgat, maraba, emperyalizm, sosyalizm, bağımsızlık, demokrasi, seçme, seçilme, sömürme, sömürgecilik, zulüm, zalim, mazlum, zindan, esaret, ezen, ezilen, hürriyet, istibdat, ceberrut, devlet, kanun, milliyetçi, sol, sağ, sosyalizm, komünizm, Rusya, faşizm, Hitler, Almanya, bozguncu, Şakiler, köle, din, mezhep, tarikat, siyaset vb.” sözcüklerin anlamını kavramaya çalışırdım.

Yıl 1965, yaz ayları, köydeyim. Ekim ayında genel seçim yapılacak, artık kafam hızla Demokrat Parti’yi unutmuş, onun devamı olan ailemin savunduğu Adalet Partisi’ne (AP) de karşıyım, CHP’ye de hiç ilgi duymuyorum. İşçi, köylü, fakir, zengin, yoksul diyen, sol diyen; başında Mehmet Ali Aybar ve Behice Boran’ın içinde bulunduğu Türkiye İşçi Partisi’ne (TİP) kendimi yakın hissediyorum. Köyde ilkokulu beraber okuduğumuz bir arkadaşımın babası Mehmet Türk ve onunla samimi olan Yusuf Aksu Amca ile bir araya geldiğimiz bir gün şöyle bir sohbetimiz oldu. Mehmet Amca’ya “Oğlun Ahmet nerede?” diye sordum. Dağda hayvan otlattığını söyledi. Ahmet de okulda benim gibi çalışkan olduğu için “Neden okumaya göndermedin?” diye sorunca gülerek “Ben senin baban gibi varlıklı değilim” dedi. Peki, “4-5 ay sonra seçim olacak kime oy vereceksin?” diye sorunca “Bilmem” dedi. Peki, “Bu siyasetçiler, adaylar, partililer köyde hep kimin yanına geliyor?” diye sordum. Gene gülerek babamı kastedip “Tabii ki Tahir Ağa’nın yanına geliyorlar, evinde oturacak hasırı bile olmayan, baldırı çıplak olan bana mı gelecekler?” diye yanıtladı. Sohbetin burasında; “İşte sana gelmeyen partilerin yanına gitmeyeceksin, onlara oy vermeyeceksin, oğlun Ahmet’in benim gibi okumasını sağlayacak, senin evine gelecek, sana toprak dağıtacak partiye oyunu vermelisin” dediğimde, o ana kadar sessiz duran Yusuf Amca gene babamı kastederek “Vallahi Tahir Ağa duymasın, seni döver” dedi. “Niye” diye sorduğumda, “Söylediğin gibi bir parti varsa ve dediğini yaparsa, babanın tarlasını alır bize verir” dedi. Yok dedim, “Babam tarlaları alınacak kadar zengin değil, alsa alsa bin, iki bin, üç bin dönüm çiftliği olan köyümüzün çevresindeki toprak ağalarından alır” dedikten sonra bana ikisi de “Yaşı küçük ama aklı büyük bu çocuk, vallahi doğru söylüyor.” dediler. “Partinin adı ne?” diye sorunca, ben de TİP dedim, “Vallahi bu partiye hem oyumuzu verir hem de sözümüzün geçtiği kişilere anlatır, verdiririz” dediler. Bu sohbetin ertesi günü ilçeye gidip partiye kayıt olup broşür getirmişler. Partide onlarla ilgilenmişler. Bu sıralarda AP milletvekili adayları köye geldi, köylüler tarihi kutsal ziyaret meydanında toplandı, içlerinde Alevilerin inanç ve siyasi önderi olan ve 1946 yılında CHP, 1950’de CHP’den seçilip DP’ye geçmiş, 1954’de DP’den seçilmiş, 1957’de DP Hatay’da kaybetmiş, şansından 60 darbesine yakalanmamış, 1961’de ara vermiş ve 1965’te AP’den aday olup, köye partisinin diğer adaylarıyla beraber gelmiş, babamla ilişkileri çok iyi, dedelerimiz arasında dostluklar olan bir siyasetçi de vardı. Babam bana “Git kahve ve kahve takımını evden getir” deyince ben de “Halkı sömürenlere hizmet yapmam” dedim ve enseme tokadı yedim. Politik nedenle ilk yediğim tokattır. Buna rağmen kahve takımını getirmedim. TİP’e üye olan iki amca da oradaydı, meşhur alevi inanç önderi kıdemli milletvekili de bunu duymuş, onları yanına çağırdı. “Bak evladım bizim partiyi beğenmiyorsan bak 7-8 parti var istediğine ver, hatta ezeli rakibimiz CHP’ye bile verebilirsin, ama bu melun partiye verme başın belaya girer, bu parti komünisttir” dedi. Yusuf Amca ise, “Milletvekili gelir zenginin yanına, vali gelir zenginin yanına, kaymakam, müdür gelir zenginlerin ağaların yanına, ekecek bir karış toprağımız yok, adınız Adalet Partisi bu nasıl adalet, vallahi de billahi de komünist de olsa, dinsiz de olsa ben TİP’e oy vereceğim ve de sözümü geçirdiğim herkese söyleyip vermesini sağlayacağım” deyince ortalıkta bir uğultu oldu. Sonra kahvelerini içip gittiler. Seçim Ekim ayında oldu. Köyümüzdeki 208 seçmenden babamın desteklediği AP’ye 108, TİP’e 63, CHP’ye 24 oy çıktı. Radyodan da TİP’in tüm Türkiye’de 15 milletvekili çıkardığını, bunun bir tanesinin Hatay’dan Yahya Kanbolat olduğunu öğrenmiş ve çok sevinmiştim. Yaşantımın ilk politik faaliyeti böyle oldu. Sonradan o amcalarla vefat ettikleri zamana kadar dostluğum sürdü. Öğretmen okulunda sosyal bilinçle, donanımlı ve dolu dolu 6 yıl geçti. Öğretmen olacağımdan, o yıllarda Türkiye Öğretmenler Sendikası’nı (TÖS) tanımam, yayınlarını izlemem, çok anlamasam da yayınlanan ANT ve YÖN gibi ilerici devrimci yayınlarını okumama müteakip beynimde belli düşünceler oluşuyor, hayata bakışım ona göre şekilleniyordu. Mezun olduktan sonra 17,5 yaşında memleketimde, bir Arap köyünde öğretmenliğe başlayınca ilk işim, TÖS’e üye olmak oldu.12 Mart faşizmi sendikayı kapattığında, Urfa’da bir Kürt köyünde öğretmendim. Burada 2 yıl çalıştım. İleride, üniversiteye öğretmenlik dışında bir alana giriş hakkı elde etmek için liseyi dışardan bitirme sınavına girip lise diplomasını aldım, elimde öğretmen okulu ve lise diploması olmak üzere 2 diploma oldu. Öğretmenlik atanmam tekrar Antakya’ya yapılınca 12 Mart faşizminin baskısı altında TÖB-DER Şubesini arkadaşlarla kurduk. 2 yıl yönetiminde bulunduğum sürede, üniversiteye gitme fikri gelişti. 1974 yılında sınava girdim. Sınav öncesi tercih yapma zorunluluğunun getirildiği ilk yıldı. Başvuru formunu arkadaşlarla doldururken şaka için, yazısı benden düzgün bir arkadaş ilk tercihe Ankara Tıp yazdı, ben ise 68 devrimci gençlik hareketinin güçlü estiği ODTÜ ve Ankara Siyasal, Ankara Hukuk vs. düşünüyordum. Arkadaş bana “Boş ver zaten o kadar yüksek puan alamazsın” dedi. Öğretmenliğimin 5’inci yılıydı, yüksek puan gelince zorunlu olarak Ankara Tıp’a başladım. Yaklaşık 2 yıl dolmadan o günün koşullarının gerekli kılması sonunda bıraktım. İskenderun Demir Çelik Fabrikası’nın yazılı ve sözlü sınavlarını birincilikle kazanıp memur olarak girdim. Hızla memurların demokratik örgütlenmelerine TÜM-DER Şube Sekreteri olarak katkı sundum, güçlü bir kitlesel sayıya ulaşıldı. Şubemiz ayrıca fabrikada işçilerin sınıf sendikacılığı temelinde örgütlenmelerine lojistik destek de sağlıyordu. Bu durum gericileri ve devletin baskıcı güçlerini harekete geçirdi. 1 Ağustos 1977 tarihinde 2’inci MC hükümetinin kurulduğu gün beni fabrikadaki işimden attılar. Sonradan öğretmenliğe dönmek için baş vurdum, 2’inci MC hükümeti yıkıldıktan 25 gün sonra öğretmenliğe döndüm. Öğretmenliğe tekrar başlamamdan 3 gün sonra politik nedenle göz altına alındım.72 saat süren ağır bir işkenceden sonra savcılığa sevk edilip tutuklandım. Tutukluluğum, işkenceye rağmen hazırladıkları tutanakları imzalamadığım için kısa sürdü. Savunmamı o zamanlar genç bir avukat olan, sonradan Adana İnsan Hakları Derneği Başkanı iken, Diyarbakır’da katledilen Vedat Aydın’ın cenazesine giderken kuşkulu bir trafik kazasında beraber olduğu güzel insanlarla birlikte vefat eden Elif Tuncer yapmıştı. Işıklar içinde uyusun. Buna geniş değinmemin nedeni asıl bu süreçte hekimlerin işkenceyle ilgili hem pozitif hem negatif uygulamalarıyla yaşadıklarımın bedenim ve ruhumda bıraktığı etkiyi anlatmaktır. Gözaltından savcılığa ben ve arkadaşlarım işkenceden perişan bir durumda sevk edilmemize rağmen savcılık, dediklerimizi hiç dikkate almadan tutuklamaya sevk etmişti. Ben ilgili savcıyla daha önce demokratik çalışmalar nedeniyle karşı karşıya gelmiştim. Cezaevine gelince gerek içerdeki politik tutuklular gerek dışardaki yol arkadaşlarımın ve demokratik örgütlerin yoğun tepkileri sonucu ikinci gün savcı muayene tedavi ve adli rapor için devlet hastanesine sevk etmek zorunda kaldı. Muayeneye girdiğimde sonradan dahiliye uzmanı ve hastane baş tabibi olduğunu öğrendiğim kişinin ilk cümlesi “Seni camiden mi getirdiler, biraz okşamışlar, önemli bir şeyin yok” deyip jandarmaya “Götürün” deyince, ben de kelepçeli ellerimi kaldırıp “Ben bu kelepçeleri tapulamadım, yakında bunlar çözülünce sana nereden getirdiklerini söylerim faşist köpek” diye bağırıp üzerine yürümek isteyince jandarmalar sürükleyerek beni çıkardılar. Cezaevine arkadaşlarla döndük, dışarıya dostlara haber uçurduk, dışarıda tepki çok büyüdü. Biz de “İçerde düzgün muayene edilmez isek açlık grevine başlayacağız” üzerine, cezaevi savcısı olabileceklerin endişesiyle aynı gece bu kez genç bir hekim olan hükümet tabibine sevk etti. Gece saat 11 civarında asker cemsesinin ışıkları altında cadde üzerinde bizi muayene ederek raporu düzenledi. Daha sonraki devam edecek tıp öğrenimi ve hekimlik mesleğim süresince hiç unutamadığım bir rapor oldu. Raporda bana ve arkadaşıma yapılan işkenceyle vücudumuzda oluşan bütün lezyonları tanımlayan ifadenin altına da sabah götürüldüğümüz doktor hakkında “Muayene ve tedavi etmediği ve yasaların gerektirdiği raporu düzenlemediği için suç duyurusunda bulunuyorum” deyip yasal işlem yapılmasının gerekliliğinin notunu düştü. Bu anlattıklarım 31 Ocak 1978’de yaşandı. O raporun bir suretini arşivimde 45 yıl sakladım ne yazık ki depremde arşivimle birlikte yok oldu. Bedenim üzerinden bu yaşanmışlık, hekimliğin etik ve iyi hekimliğin yalnız insan sağlığında değil, insanlığın toplumsal, sosyal ve sınıfsal mücadelesindeki yerini ve gerekliliğini öğretti.

O yıl çıkan öğrenci affıyla tıp fakültesine geri döndüm. Bu kez de 12 Eylül askeri faşist döneminde 1981 yılında okuldan atıldım. O dönemde bile hukuk olmasa da kanuni yollara baş vurup (Danıştay) tekrar 1982 yılında döndüm ve 1986’da da mezun oldum. İşte böylece tıp eğitimini taksitle okumak zorunda kaldığımdan, arada ve tıp eğitimi sürecinde de klinik eğitim olan 4’üncü sınıfa gelene kadar, tıp eğitimiyle birlikte öğretmen olarak çalıştığım için, toplam 11 yıl öğretmenlik yapmış oldum.

Tıp fakültesi sonrası Türk Tabipleri Birliği ile de kesişen ve uzun yıllar süren bir meslek yaşamın söz konusu. Hem sağlık ocakları dönemi hem de Sağlıkta Dönüşüm sonrası ortaya çıkan aile sağlığı merkezlerinde 1. basamak sağlık hizmetleri sunan bir hekim olarak sağlıkta dönüşümün yarattığı tahribatı kendi yaşadıkların üzerinden değerlendirebilir misin? Ayrıca bu aşınmadan nasıl etkilendin?

TTB adını, yıllar öncesinden adını rahmetli Prof. Dr. Nusret Fişek ve Dr. Erdal Atabek’in adlarıyla birlikte, hekim olmadan 20 yıl önce 1966 yılında duymuştum. Şöyle ki, öğretmen okulunda öğrenciyken TÖS çalışmalarına katılan devrimci demokrat bir öğretmenimiz bize 1961 yılında çıkarılan 222 sayılı ilk öğretim kanununu anlatırken 224 sayılı Sağlık ve Sosyal Hizmetlerinin Sosyalleştirilmesi hakkındaki kanuna da kısaca değinmişti. Demişti ki; “Çocuklar bu iki kanun aynı amaca hizmet etmek için arka arkaya çıkarıldı. 222 sayılı kanun belli yaşa gelmiş bütün çocuklar için ilköğretimin ücretsiz ve zorunlu olacak, 224 sayılı kanun da uygulandığında, bütün vatandaşlar için devletin ücretsiz sağlık hizmeti vermesini zorunlu olacak. Bu kanun için Dr. Nusret Fişek adında çok değerli bir doktor çaba harcadı, hem de sendika değil ama doktor teşkilatı olan TTB’nin başına bizim TÖS başkanımız Fakir Baykurt gibi düşünen Erdal Atabek adında bir doktor seçildi veya seçilecek” dedi. İşte 1974 yılında öğretmen örgütlenmesinden örgütlenme bilincine sahip ve gerekliliğine inanan kişi olarak (ki o yıllarda TÖS kapatılmış yerine TÖB-DER kurulmuş, ben de Antakya TÖB-DER Şubesi kurucu yönetim kurulu üyesi idim, tıpta öğrenciliğime rağmen TÖB-DER üyeliğim devam ediyordu) o yıllarda şiarlarımızdan birisi olan “Uygar insan örgütlü insandır” anlayışıyla Ankara Tıp öğrencilerinin kurmuş olduğu Tıp-Der’e üye oldum, onun üzerinden Sıhhiye’deki Ankara Tabip Odası’na gidip gelmeye başladım. TTB Merkezi İstanbul’da olduğundan orayla bir ilişkim olmadı.

Tunceli’de hekimlik yılları. İl Sosyal Hizmetler Müdürlüğü ve Tunceli Devlet Hastanesi. 1986-1982
Tunceli’de hekimlik yılları. İl Sosyal Hizmetler Müdürlüğü ve Tunceli Devlet Hastanesi. 1986-1982

Tıp fakültesini bitirip zorunlu hizmet için Tunceli’ye atanınca ilk işim Elazığ-Bingöl-Tunceli Tabip Odası’na üye olmak oldu. Olurken de ilginç bir durumla karşılaştım ki bu durum beni hem güldürdü hem düşündürdü. Görevli kişi kayıttan sonra kayıt ve üyelik aidatı ücreti için makbuz kesti. Baktım fazla kesmiş, öncesinden oda tüzüğünü okuduğumdan miktarı biliyordum. Nedenini sorduğumda tüzüğü açıp okudu “Muayenehanesi olan hekim için ücret bu” deyince ben de “Benim muayenehanem yok ve açmayı da düşünmüyorum” deyince önce özür dileyip sonra kanun değiştikten sonra “Muayenehanesi olmadan üye olmak için gelen ilk doktorsunuz, hem niye üye oluyorsunuz doktor bey, siz üye olmak zorunda değilsiniz” deyince gülmeye başladım. Üstelik bu kentte üniversite ve de tıp fakültesi mevcuttu. 2 yıl zorunlu hizmet nedeniyle geldiğim Tunceli’de değişik nedenlerle yaklaşık 6 yıl çalıştım. Burada çalıştığım süredeki yaşanmışlıklar, bir romanın boyutunu çok aşar. Yalnızca TTB, tabip odaları ve hekimlerin demokratik örgütlenmeleriyle ilgili konulara değineceğim. Devlet hastanesinde çalışmaya başladığımın üçüncü ayında ilin 12 Eylül askeri valisi gitmiş, yerine gelen sivil vali, sosyal hizmetler kurumlarının halini görünce buraların toparlanması için, daha önce öğretmenlik yaptığımı da bir biçimde öğrendiğinden kibar(!) bir zorlamayla İl Sosyal Hizmetler Müdürü olarak atadı. Kuruma bağlı yetiştirme yurtlarında barınan çocukların durumu gerçekten insanın yüreğini acıtırdı. Hikaye uzun, kısaca burada barınan çocukların ya anne ve babaları çok yoksul ya da ikisi veya birisi hayatta değil, bir kısmının babası yurt dışına çıkmak zorunda kalmış, bir kısmının, babaları çatışmada ölmüş veya aranmakta vs. kışın ortası, kaloriferler düzgün yanmıyor, bina fiziki olarak dökülmüş, çocuklar düzgün beslenemiyor, küçük çocuklar yemek dağıtımında sona kaldıklarından ve psikolojik olarak aç kalma korkusuyla ceplerine ve yatak altlarına ekmek dolduruyor, tek başlarına düzgün yıkanamadıklarından hijyen koşulları düşünülenden bile çok kötü, bundan ötürü barınan çocukların çoğunda uyuz, bit vb. hastalıklar mevcuttu. Şehirde ve köylerde halkın üzerinde terör estiren, yerli çalışan Tuncelileri il dışına süren, alevi köylerine camiler yapan bir önceki askeri vali bunları görmez iken, buraya özel bir ilgiyle yüzde yüze yakın alevi olan bu çocukların barındığı kuruma mescit yaptırıyor, mevzuatta bile yeri olmadığı halde müftülükten iki tane din görevlisini de burada görevlendirmeyi ihmal etmiyordu. Bulunduğum bir yıla yakın sürede burayı toparladım, bürokrasinin inceliklerinden yararlanarak mescidi kapatıp, din görevlilerinin kurumdaki görevlerini sonlandırdım. Buna rağmen yıl sonunda beni görevlendiren ilin valisi, ilde o yıl idari amir olarak, bir tek bana çalışmalarımdan ötürü takdirname vermişti. Devlet hastanesine döndükten sonra iyi hekimlikten, tıbbı etikten ödün vermeden hekimlik yapmaya çalıştım, bu da beni arada bir sıkıntılara sokuyordu. 23 Ekim 1988 tarihinde Selim Ölçer’in başkanı olduğu Ankara Tabip Odası’nın, Ankara Etlik Kasalar’da yaptığı ve Nusret Fişek hocamızın konuşma yaptığı mitinge, Ankara Numune Hastanesi’nde Hızır Acil kursuna gelmiş olmam nedeniyle katılmıştım. Tunceli’ye geri dönünce tabip odası Tunceli temsilciliğini bazı doktor arkadaşlarla beraber kurduk. Hekim sayısı azdı, sirkülasyon hızlıydı, zorunlu hizmetini bitiren tayinini isteyip gidiyordu. Ancak gene de hemen hemen tüm hekimlerin odaya kayıt olmalarını sağlamıştık. 1990 yılına gelindiğinde, TTB Merkez Konseyi desteğinde, pratisyen hekim kolu öncülüğünde, Türkiye’de ilk kez 1’inci Pratisyen Hekim Kongresi düzenlenmesi kararlaştırıldı. Ülke genelinde pratisyen hekimler arasında geniş bir ilgi uyandırdı. Ben de “Türkiye’de Sağlıkta Mevcut Durum ve Pratisyen Hekimler” adıyla mütevazi bir tebliğ hazırlayıp kongre düzenleme kuruluna sundum. Kabul edildi. Bu nedenle 1990 Mayıs ayı başında kongreye katılmak üzere sağlık müdürü kanalıyla valilikten yasal hakkımız olan izin isteminde bulundum. Sürpriz bir şekilde yazılı istemime yanıt verilmedi, sonra kongreye yakın bir zamanda keyfi olarak izin istemim olumsuz olarak yanıtlandı. İdareciler özellikle, iyi hekimlikten ve etik değerlerden ödün vermeyen tutumum, sosyal hayattaki duruşum ile Tunceli halkıyla sevgi ve güvene dayalı kurmuş olduğum ilişki bağından oldukça rahatsız oluyorlardı. Bu durum karşısında kongreye katılımımın engellenmesinin mevcut yasalara göre suç olduğunu, İl Sağlık Müdürüne; valiliğin bu kararına uymayıp kongreye gideceğimi, sözel olarak söyleyip ertesi gün Ankara’daki kongreye katılıp tebliğimi sundum. Konuşmam basının da çok ilgisini çekti. Benimle röportaj yapma isteminde bulunan kamuoyunda zamanın popüler dergisi olan 2000’e Doğru dergisine; ülkemizin sağlığı ve pratisyen hekimlerle ilgili olarak asıl kongrenin önemli olduğunu, kişisel olarak öne çıkartılmak yerine, kongredeki gelişmelere ve bilahare yayınlanacak kongre kitapçığına yoğunlaşıp, onun öne çıkartılmasının daha doğru olacağını, ileriki günlerde isterlerse benimle röportaj yapabileceklerini belirterek istemlerini yerine getiremediğimden ötürü özür dileyerek teşekkür ettim. Kongre esnasında Nusret Fişek Hoca’ya valiyle yaşadığım sıkıntıyı aktardım. Bana kararlı ve güven veren bir ses tonuyla “Endişe etme biz haklılığımız ve örgütlü gücümüzle o valiyi ezeriz” dedi ve gerçekten valiyi telefonla arayıp sert konuştu. Ses tonu aradan 36 yıl geçmesine karşın hala kulağımda çınlar, ışıklar içinde uyusun. Kongre sonrası Tunceli’ye döndüğümün ertesi günü siyasi şubeye bakan baş komiser, hasta çocuğunu muayeneye getirmişti. Hekim olarak güven duydukları için bana muayene ettirmek isterlerdi. Sohbet sırasında “Ankara’da gene esip gürlemişsin” dedi. Ben de şakayla karışık “Ben gelmeden konuşmam sizlere ne çabuk ulaştı, çok hızlı çalışıyorsunuz maşallah” deyince gülerek “Yok doktor bey, 2000’e Doğru dergisi resminizle birlikte konuşmanızı vermiş” diye yanıtladı. Ben de “Gidip dergiyi alayım da ne yazmış bir bakayım” dedim, gene gülerek “Alamazsın toplatma kararı olduğu için bayiden dergileri aldık, bulamazsın” dedi. “Bakın çocuğunuzu muayene ettim, o zaman bana dergiden bir adet siz getirin” dedim, o da “Peki olur” deyip gerçekten dergiden bir adet getirip verdi. Aradan 3 hafta geçmeden benim, bakanlık emriyle Aksaray’a sürgünüm çıktı. Böylece Cumhuriyet tarihinde ilk kez Tunceli’den yani doğudan batıya bir doktor sürgün ediliyordu. Benden daha sonra da sürgünler oldu ancak idari yargıya başvurup geriye dönebilen tek doktor ben oldum. Davayı avukatsız ben açtım, yazılı dilekçeyi ve savunmalarımı ben hazırladım, duruşmalı isteyip sözlü savunmamı da ben yaptım. Gitmemek için çok direndim, rapor aldım, TTB Merkez Konseyi ile ilişki kurdum. O süreçte TTB Kongresi yapılmış bazı sıkıntılar olmuş, Nusret Hocamız ayrılmış, Selim Abi (Ölçer) Merkez Konseyi Başkanı olmuştu. Selim Abi bana “Boşuna dava açma, zaten olağanüstü hal var” dedi. Valiliğin tayin gerekçesinde; Tunceli’de çalışmamın tehlikeli ve sakıncalı olduğu belirtilmişti. Bunun gelişmeleri ayrı bir hikaye, davayı kazanıp döndükten sonra ikinci kez Elazığ’a sürgünüm çıktı. Onu da iptal ettirmeyi başardım. Aksaray’da sürgünde iken hekim arkadaşlarla tanışıp kısa sürede tabip odası temsilciliğini de açtık. Niğde’de de tanıdık meslektaşlar vardı orayı ziyaret ettim, orada tabip odası temsilciliğini kurma çalışması yaptım. Bu arada Ankara’ya da gidip geliyorum, rahmetli Ata Soyer dostum ve Selim Abi bana takılıp “Bakanla konuşalım, seni hep sürgüne yollasın, sen de gittiğin yerlerde oda temsilciliği açarsın, fena da olmaz” dediler. Nihayetinde 1986 Kasım ayında geldiğim Tunceli’den 16 Haziran 1992’de kendi isteğimle Hatay/Antakya Serinyol Sağlık Ocağına atandığım için ayrıldım. Artık koruyucu, birinci basamak sağlık alanına geldim. Antakya’ya gelir gelmez bir yandan tabip odası çalışmalarına katılıyor, diğer yandan duyarlı arkadaşlarla Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası’nın (SES) öncülü olan Tüm-Sağlık Sen‘in kuruluş çalışmalarını yapıyorduk. Sendika şubesini kurduk, hızlı bir şekilde kitleselleştik. 1996 yılında SES’e dönüşme sürecinde de yönetimde yer aldım. Öte yandan Hatay Tabip Odası 94-96, 98-2000 yıllarında Üst Kurul Delegesi, 2000- 2002 Onur Kurulu Üyesi, 2002-2004, 2004-2006, 2006- 2008, 2008-2010 Üst Kurul Delegesi, 2002 ile 2008 arasında üç dönem TTB Yüksek Onur Kurulu Üyesi olarak sorumluluk üstlendim. Deprem sonrası çok sevdiğim doğup büyüdüğüm, çocukluğumun geçtiği, öğretmenlik ve hekimlik yaptığım, güzel insanlarla güzel şeylere katkı sunduğum, kadim ve güzel Antakya/Hatay’dan zorunlu olarak ayrılıp geldiğim Ankara’da tabip odamızda ilerleyen yaşımın getirdiği sağlık durumumun elverdiği oranda doğru yerde durup doğru ve güzel insanlarla, meslektaşlarla, dostlarla beraber iyi ve güzel şeyler üretmeye çaba veriyorum. Şu anda TTB Emekli Hekim Kolunda benim gibi “genç” hekimlerle beraber onurlu yaşam kavgamızı vermeye çalışıyorum.

Tunceli’li yıllar. 1. Pratisyen Hekim Kongresi. Mayıs 1990, Ankara
Tuncelili yıllar. 1. Pratisyen Hekim Kongresi. Mayıs 1990, Ankara

Sorunuza gelince bu yaşadıklarım ışığında yanıtlayacağım. Kamuda fiili olarak sağlık hizmetlerin önce ikinci basamağı devlet hastanesinde 6 yıl, sonra sağlık ocağında 18 yıl, en son olarak da tüm Türkiye’de sağlık ocaklarının kapatılması nedeniyle zorunlu olarak 10 yıl aile hekimi olarak çalıştım. Kökü dışarda emperyalist/kapitalist sistemin ülkedeki kolları bacakları olan içerdeki işbirlikçisi sermaye ile birlikte davranan siyasal iktidarlar aracılığıyla, özellikle 12 Eylül askeri darbesinden sonra giderek artan, son 25 yılda, Dünya Bankası patentli, sağlıkta dönüşüm programının uygulamaya konulmasıyla, emekçi halk sınıf ve tabakaların sağlıklı olma ve bozulduğu zaman sağlığının iyileştirilmesinin amaçlanması gereken, tüm yurttaşlara, eşit, nitelikli, ücretsiz, ulaşılabilir ve anadilinde sağlık hizmetini, yani insanın henüz doğmadan ve doğduktan sonraki tüm yaşamında sağlıklı olma ve sağlıklı yaşama hakkı diyebileceğimiz temel insan hakkını ortadan kaldıran bir sağlık politikası tehlikeli boyuta erişmiş durumdadır. Bu sistem, insan sağlığını, sermayenin kar hırsı için serbest piyasanın vahşi ticaret pazar işleyişine adeta alınıp satılan bir emtia haline getirmiş, kamu kaynaklarının büyük bir kısmını tedavi edici hizmetlere ayırmakla beraber, onun da önemli bir payını özel sağlık kuruluşları ve yapılan devasa şehir hastaneleri üzerinden bir avuç sermayedara aktarırken, diğer yandan koruyucu sağlığa ayrılması gereken payı alabildiğine azaltıp halkın birinci basamak hizmetlerini yıldan yıla giderek çökertmiştir. Bir yandan halk; sağlığı için cebinden daha fazla para çıkmasına rağmen, sağlığını koruyamaz, sağlık hizmetlerine erişemezken diğer yandan çalışan başta hekimler olmak üzere tüm sağlık emekçileri baskı ve şiddet ortamında emeklerinin çok altında kamuda ve de özel sağlık birimlerinde adeta patronlara köle haline getirildikleri koşullar içesinde çalışmak zorunda bırakılmıştır. Sağlık ocağında çalıştığım yıllarda olanaklar kısıtlı olmasına karşın, bölge tabanlı götürülen hizmetlerde 15 yıl süreyle çocuk aşıları %97-99 arasında, izlemi yapılan, gebe ve bebek takipleri çok yüksek oranda iken hatta hekim sayımız arttığı halde, sağlam bebek ve çocuk polikliniğini bile olmasına rağmen 10 yıllık aile hekimliğimde bu oranların kıyısına bile yaklaşamadık. Sağlıkta her gün daha kötüye giden yıkımı, koruyucu sağlığın çökertilmesi, insanların sağlığa erişememesinin sorumlusu iktidarın hedef şaşırttığı çevrelerin, değişik yerlerde hekim meslektaşlarıma ölüme kadar varan şiddet yaşatması, içimde derin bir acı bırakıyordu. Yalnız acı değil aynı zamanda büyük bir öfke de oluşuyordu. İçime kapanma yerine, öfkemi sisteme karşı mücadeleye dönüştürmenin çabasına girdim. Bunu da geçmiş yaşam deneylerimden yararlanıp örgütlü biçimde meslektaşımla, çalışma alanında birlikte olduğum diğer sağlık emekçileriyle birlikte TTB, yereldeki tabip odası, SES ve diğer demokratik kuruluşlarla birlikte yol aldım. Yalnız yol yürümedim, yürüyen kimseyi yalnız bırakmadım. Yaşadım, biliyor ve inanıyordum ki her mücadele kazanımla sonuçlanmadı ama her kazanım mutlaka mücadele ile oldu. Ve de gene olacak.

1992-2010 Hatay Antakya Serinyol Sağlık Ocağı ve Antakya/Defne - Armutlu Rasim Gali ASM Aile Hekimliği 2010-2022 yılları
1992-2010 Hatay Antakya Serinyol Sağlık Ocağı ve Antakya/Defne – Armutlu Rasim Gali ASM Aile Hekimliği 2010-2022 yılları

2020 yılında yaşadığımız pandemi döneminde idari izin alma ile ilgili yaşadığın, 11 yılı öğretmen, 34 yılı da hekim olarak toplamda 51 yıl 2 ay süren kamu görevini sonlandırmak zorunda kaldığın ilginç bir olay var Şefik Abi. Ondan da bahsetmek ister misin?

Sevgili Ayşe, ben Ekim 2015 yılında 65 yaşında iken 11 yıl öğretmenlik ve 29 yıl hekimlik hizmeti olmak üzere 40 yıl hizmet üzerinden en son çalıştığım Hatay/Defne 1 No’lu Rasim Gali ASM’ den yaştan ötürü resen emekli oldum. Ertesi günde mevzuat gereği İl Sağlık Müdürlüğü ile (Bakanlık adına valilikle) yıllık yapılan sözleşmelerle aile hekimi olarak çalışmaya devam ettim. Kronik hastalıkları olan bir insanım. Pandemide siyasal iktidarın sorumsuz tutumu ve pandeminin olabilen “doğal” etkileri sonucu kaybettiğimiz tüm yurttaşları, hekim meslektaşlarımı ve yakınlarımı saygıyla anarak sorunuzu yanıtlamak isterim. Ayrıca pandemi sürecinde büyük özveri içinde halkın sağlığı için emek harcayan başta sevgili Prof. Dr. Sinan Adıyaman başkanlığındaki TTB Merkez Konseyi üyeleri ile sürecin devamında sevgili Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı başkanlığındaki TTB Merkez Konseyi üyelerine, emek harcayan diğer meslektaşlarıma burada bir kez daha teşekkür etmek isterim. Ben bu koşullarda emekli olmuş olmam nedeniyle yasal olarak işi bırakabileceğim halde bırakmayı mesleki ahlak ve etik değerlere uygun düşmeyeceğini değerlendirdiğim gibi vicdani olarak kabullenemedim. Sonra yeterli önlemleri almamaları üzerine bakanlığın genelgesine de dayanarak, idari izin isteminde bulundum. Reddedildi. Pandemi ilan edilmeden yakın süre öncesinde rahatsızlığım nedeniyle anjio olmuş ve kalbe 2 stent yerleştirilmişti, öncesinde de 2 stent vardı. İdari izin isteminde tüm bu belgeleri eklememe rağmen reddedildi. Durumu bakanlığa aktardım. Sözlü olarak telefonla görüştüm. Topu İl Sağlık Müdürlüğüne attılar, O sürede o kadar ölümler ve acılar içinde benim bireysel gibi görünen sorunumu kamuoyunda fazla öne çıkartmadım. Ve fiili olarak işe gitmeyince il müdürlüğü zorunlu olarak 2 ay izin verdi. 2020 yılının yeni sözleşme tarihinden 10 gün kadar önce 26-27 Eylül’de yapılan TTB’nin 72’nci Kongresine Hatay Tabip Odası delegesi olarak katıldım. Sağlık Bakanlığı’nın, ilgili diğer bakanlıkların genel olarak sağlıkta, özel olarak yaşanmakta olan pandemide yaptıklarının ve yapması gerekip de yapmadıklarının, hekimlere, diğer sağlık emekçilerine ve tüm yurttaşlara yaptığı tahribatı ve gelen günlerde yapabileceği tahribatı anlatan içerikte 9 sayfalık bir konuşma hazırlamıştım. Pandemi koşullarında açık havada yapılmış olması ve zaman kısıtlılığı nedeniyle kısa bir özetini yaptım. Hatay’a dönünce İl Sağlık Müdürlüğü ile tekrar sözleşmenin tekrarı için başvurumu yaptım. İl Sağlık Müdürünün olumsuz ve uygun olmadığını belirten bir yazıyla sözleşmem yapılmayıp işime son verildi. Sonuç benim için sürpriz olmadı. Hatta arkadaşlar işime son verilmeden önce, “Şefik Abi istifa edecek misin?” diye sorduklarında, espriyle “TTB kongresinde yaptığım konuşmayla istifamı vermiş sayılıyorum, göreceksiniz benimle sözleşme yapmayacaklar” demiştim. Sonrasında artık hem resmi hem fiili olarak emekli olduğumdan Hatay Tabip Odası, odaya yaptığım katkılardan ötürü hekimliğimin 35’inci yılına izafeten bir plaket sundular, zaten benimle sözleşmeyi feshedip yeni sözleşme yapmayı ret etmelerinden bir hafta sonra Sağlık Bakanlığı, pandeminin atağa geçmesi üzerine hekimlerin istifa, emeklilik, tayin, vb. her türlü görevden ayrılmayı durdurmuştu. İşte böylece 29 Temmuz’da 1969 yılında başladığım kamu görevinden, 51 yıl 2 ay süren bir zaman diliminden sonra bir daha hiç dönmemek üzere ayrıldım, ancak demokratik hekim mücadelesinden, EMEK, BARIŞ, DEMOKRASİ ve EŞİT YURTTAŞLIK MÜCADELESİNDEN HİÇ EMEKLİ OLMADIM. Sağlığım elverdiği, yaşamam devam ettiği sürece de olmayacağım.

Hatay Tabip Odası ve Türk Tabipleri Birliği ile olan öncelikle mesleki olmak üzere insani ve vicdani bağınla ilgili de düşüncelerine ek olarak başta genç hekimler olmak üzere hekim kitlesinin mesleki örgütlenme konusundaki çekinceleri konusunda neler düşünüyorsun? Hekimlerin meslek odalarına aidiyet duymaları nasıl sağlanabilir?

Yukarıdaki sorularınıza verdiğim yanıtlarda belirttiğim gibi Hatay Tabip Odası ile ilişkim olmadan, yıllar öncesinden önce TTB, sonra tıp eğitim sürecinde, Ankara Tabip Odası’nı tanımıştım. Hekim olduktan 6 yıl sonra 1992 yılından, depremi yaşayana dek 30 yıl sürecek Hatay Tabip Odası içinde yer aldım. Bugün de insani ve vicdani bağım devam etmekte o toprağı, o şehri, o şehrin güzel insanlarını, demokratik hekim mücadelesinde birlikte yer aldığımız meslektaşlarımı hep özlüyorum. Doğal nedenlerle, pandemide ve depremde kaybettiğim meslektaşlarımı dostlarımı hep anımsarım. Benim için tabip odaları ve TTB meslek örgütü olmamın yanı sıra onunda ötesinde sorumluğu ve duruşu olan bir demokratik meslek örgütüdür. Hekimi ilgilendiren her durum, tabip odaları ve TTB’nin ilgi alanında olmak zorundadır. Sağlıklı olmak ve sağlıklı yaşamak temel insan haklarından birisidir. O halde insan sağlığını ve yaşamını tehdit eden her şey hekimliğin ilgi alanına girer. Barınma, beslenme, çalışma, düşünme, inanma, ya da inanmama, eğitim, şiddetten uzak, güven içinde eşit koşullarda yaşam, vb. Tüm bunlar kişinin yaşamasına bağlı olup, yaşamı tehdit eden her durum karşısında durma yükümlülüğü vardır hekimin. O nedenle örgütümüz TTB hem dışarda hem içerde her türlü şiddete, işkenceye karşı durmuş, gizlenmek istenildiğinde açığa çıkarılmasına katkı sunmuş, Dr. Erdal Atabek’ten, günümüze kadar geçen 60 yıllık süreçte barıştan yana olmuş, idamlara karşı çıkmış, “Savaş bir halk sağlığı sorunudur” demiştir. “Emek bizim söz bizim” demiştir. “İyi hekimlik” demiştir. Özetle herkese eşit, ücretsiz, nitelikli, ulaşılabilir ve anadilinde sağlık istemiş ve bunu hekim olarak sunmak istediklerini, beraberinde de “Emek bizim söz bizim” şiarıyla hekimlerin ana sütleri kadar helal olan emeklerinin karşılığını alma mücadelesi vermiştir.

Genç hekimlerin mesleki örgütlenmeye uzak durmalarının bir değil birden çok etkeni var. Türkiye’nin özellikle ABD emperyalizmi ve yereldeki işbirlikçi sermayenin ihtiyaçları üzerinden yapılan 12 Eylül askeri darbe ve sonrası gelen siyasi iktidarlar ve günümüzdekiler de dahil, varsa tüm burjuva demokratik kırıntıları bile ortadan kalkmıştır. Bundan tüm eğitim kurumları gibi tıp fakülteleri de nasibini almış gerici, anti demokratik baskı altında eğitilen hele adı tıp fakültesi olan hızla açılan yerlerde, yeterli eğitimi alamadan, baskı altında sindirilmiş, sormayan, tartışmayan, itiraz etmeyen kendine güvensiz bir hekim kitlesi yetişmiştir. Atandıkları yerde mevcut sistemin aparatı konumundaki kişilerin yönetiminde olan tabip odalarının, genç hekimleri örgütleme diye bir kaygıları yoktur. Genç hekimlerin hepsi zorunlu hizmete kamu kurumlarında göreve başladıklarından ötürü, tabip odalarına üye olma zorunluluğu olmadığından, izledikleri medya ya da sosyal platformlarındaki demokratik mesleki odalara karşı yoğun gerici yayınlardan etkilenmeleri ve karşı demokratik faaliyetlerinin kendilerine yeterince ulaşmaması, üzerlerindeki yoğun baskının yarattığı korku ve endişe sonucunda meslek örgütlerine mesafeliler. Günümüzde çoğu faaliyetler sanal sosyal medya üzerinden yürütülmekte, sosyal medyanın da bu alandaki etkisi ve rolü inkar edilemez, ancak hiçbir şey demokratik örgütlenmelerde bire bir temas ve ilişkinin yerini tutamaz. Tabip odalarına genç hekimleri çekmek için tüm bunları bilmek, tıp fakültesi olan kentlerde tabip odaları üzerinden mutlaka Tıp Öğrencisi Komisyonu’nu (TÖK) oluşturmak gerekir. Buna yanaşmayan oda yönetimlerinin olduğu yerlerde de duyarlı ve deneyimli meslektaşlarımız bu sorumluğu hissetmeli, henüz tıp eğitimine yeni başlayan her hekime tabip odası tanıtılıp varlığı hissettirilmelidir. Zorunlu hizmete başlayan her meslektaşımızla gelişinden itibaren onunla yüz yüze temas kurulmalı, oda faaliyetleri konusunda bilgilendirilmelidir. Ve gene unutulmasın ki mesleki, bilimsel, toplumsal, siyasal, kültürel faaliyetler yaşamımızın önemli parçalarıdır. Ancak bütünü değildir, bireylerin sosyal yaşamları vardır, bu alan üzerinden de ilişki kurmaya çalışmak gerekir. Ölümler, hastalıklar, kayıplar, gibi acılı anlarda olduğu gibi, düğünler, nişanlar, bayramlar piknikler, aile sohbetleri, yöreye özgü kültürel etkinler vb. durumlarında da bir araya gelmek gerekir. Büyük kentlerin hızlı yaşam koşullarında bu zor olabilir, ancak orta ve küçük kentlerde çoğu zaman bu mümkün olabilir.

6 Şubat 2023 tarihinde yaşadığımız depremi ne yazık ki ailecek yaşadınız. Anlatmak çok zor biliyorum ama depremde yaşadıklarınızdan bahsedebilir misin? Kadim Antakya şehri ve kişisel kayıplarınız, deprem öncesi ve deprem sonrası hakkında neler söylemek istersin?

Depremde yaşadıklarımızı, anlatmaya sözcükler yetmez. 6 Şubat 2023 günü, sabaha doğru saat 04:00’ü geçmişti (Sonradan 04.17 olduğunu öğrendim). Emekli olmam nedeniyle geç yatıyordum. Eşim ve kızım odalarında uyuyordu. Ben mutfakta idim, önce yavaş, sonra çok şiddetli bir şekilde binamız sallandı, daha önce üç deprem yaşadığım için, sakinliğimi koruyarak, hemen eşim ve kızıma seslenmek için ayağa kalkıp bir veya iki adım atmadan patlayan camların ve yıkılan duvarların gürültü ve patlama sesleri içinde kendimi yerde buldum, nefes almakta zorlanıyordum. Deprem sarsıntısıyla uyanan eşim ve kızım elimde telefonla beni yıkılan duvarın altında yüzü koyun, başım ve sol omuzum dışarda, sağ omuzum ve tüm sırtım dizlerime kadar parça halinde yıkılan duvarın altında gördüler. Sarsıntılar devam ediyordu. Eşim ve kızıma “Siz çıkın kurtulun, gücünüz yetmez üstümdeki duvarı kaldırmaya” deyince, “Hayır” deyip duvara yüklendiler, bir taraftan da “Ya hep kurtuluruz ya da birlikte ölürüz, seni bırakmayacağız” deyip moral de verdiler, yaklaşık yarım saat uğraştıktan sonra duvarın altından beni çıkardılar. Evin bütün duvarları patlamış, yıkılmış ev eşyaları savrulmuş, yerdeki sandalye yaklaşık 2 metre yükseklikteki dolabın üzerine fırlamıştı. Daireden çıkmak için kapıya yöneldiğimizde kapı ön ve arkasına düşen yıkıntılardan açılamıyordu. Ellerimizle biraz aralık yaratıp kapı hafif açılınca benden zayıf olan kızım ve eşim çıktı, ben aralıktan çıkmaya zorlanıyordum, gene kapıya yüklendiler ben de çıktım, tüm merdivenler çökmüş, 5’inci kattayız, aşağıdan bir ses yangın merdivenlerinden çıkın diye sesleniyordu. Yangın merdivenine kopmamış duvar parçalarına tutunup ulaştık. Önce eşim arkasından kızım en son ben, karanlık nedeniyle kopan parçalara çarparak iniyorduk. Dışarı çıktığımızda baktım kızım yanımda, eşim yok, o da yangın merdiveninden inerken kayıp sığınağa kadar düşmüş, karanlıkta seslendim, birkaç dakika sonra ses verdi “Buradayım” diye. Bunlar dakikalar içinde yaşanıyordu. Ancak dışarı çıktığımızda manzara korkunç, anlatılır gibi değildi. Sitemizin caddeye bakan 8 katlı 2 bloku çökmüş, nerdeyse yerle bir olmuştu, içlerinde 62 aile oturuyordu. İmdat çığlıkları, inlemeler, panik halinde koşuşturmalar, yardım haykırışları, kimi annesine, kimi babasına, kimi eşine, kimi evlatlarına sesleniyor, hava buz gibi, yağmur yağıyor. Yavaş yavaş ortalık aydınlandıkça manzaranın korkunçluğu daha bir görünür olmuştu. Gelen yok, giden yok. İnsanlar çaresiz. Sağ kalanlar, ölmekte olanların bir kısmının iniltileri… Depremden 3 gün önce, oğlum yurt dışına gideceğinden, onu havaalanına bırakıp döndüğümde kapalı otoparkta yer kalmadığından arabayı dışarıya bırakmıştım, daha sonra, hava yağmurlu olduğundan üşenip kapalı otoparka almamıştım. Otopark çökmüş tüm arabalar ezilmişti, benim araba sağlam kalmıştı. Soğukta üşüyen küçük çocuk ve bebekleri arabanın içine almak istediğimde anahtarların evde kaldığını hatırladım. Yerini biliyorum arada bir hafif sarsıntılar oluyor, binaya girmem riskli ama eşimin de hayati önemde ilaçları evde kalmıştı. Bir el feneriyle eşim ve kızımdan gizli, indiğimiz yerden tekrar eve çıkmak için binaya girdim. Ruhsat ve anahtarı bulamadım. Ancak yedek anahtarla bir kısım ilaçları buldum ve süratle kendimi dışarıya attım. Arabanın benzin deposunu hep dolu tutardım, bebekleri arabaya koyup binalardan uzak güvenceli yere aldım. Telefon, internet, elektrik yoktu, araba radyosundan Türkçe ve Arapça haber kovaladım, yaklaşık bir saat geçmesine karşın, TRT Haber’de “Maraş’ta deprem oldu. Hatay’da hissedildi” biçiminde haber veriliyordu. Halbuki Hatay/Antakya yerle bir olmuş, binlerce ölüm olma olasılığı vardı. Sinirimden çılgına döndüm. Facebook ve WhatsApp guruplarından yurt dışı, yurt içi tüm akraba, dost ve arkadaşlara, sosyal medyaya, depremden ben, kızım ve eşimin sağ kurtulduğumuzu, oğlumun da İstanbul’da olduğunu, Antakya’nın depremle yerle bir olduğunu, on binlerce ölüm olmuş olabileceğini yazdım. Arada bir internet gelince mesajlarım yayıldı. ABD, İngiltere ve Almanya’daki dost ve akrabalarım öğrendi, içlerinde haber kanallarıyla iletişim kurabilenler bu bilgileri ilettiler. Ancak ben aynı şehirde olan kardeşlerim, amca çocuklarım, dayılarım, arkadaşlarım ve dostlarıma ulaşamıyordum. Şehir içinde de yıkılan enkazlardan yollar kapalı idi. İlk 3 günde Kızılay, AFAD, Vali, büyük şehir dahil belediye başkanları, asker- polis güvenlik adına hiçbir şey yoktu, bir su ile bir ekmek bile ulaştıran olmadı. Ancak şehirdeki evleri, işyerleri, mağaza ve dükkanları talan etmek için adeta örgütlü bir biçimde gelen çeteler, şehre doluşmuş, rahat bir şekilde şehri yağmalıyorlardı.

Deprem günleri 6-10 Şubat Antakya
Deprem günleri 6-10 Şubat Antakya

Oturduğum ve 50 yıllık emeğimle sahip olduğum evim yok olmuştu, ama bunu o koşullarda düşünmek mümkün bile değil, çünkü hayattaydık ve binlerce can gitmiş ve hala enkaz altından imdat çığlıkları geliyordu. İlk beş günde birinci derece yakınlarımdan ölen yoktu ancak ikinci derece yakınlarımdan 18 kişiyi kaybetmiştik, oturduğum sitede henüz ölenlerin çoğu enkaz altından çıkarılmamıştı. Depremin beşinci gününde Ankara’dan dostlarım gelip, beni, eşimi ve kızımı Ankara’ya getirdiler. Ankara’da gerek yol arkadaşlarım, meslektaşlar, gerek diğer içerde ve dışardaki dostlarım maddi ve manevi olarak desteklediler. Bilhassa 86 Ankara Tıp Mezunlarının unutamayacağım maddi ve manevi destekleri, milyonlarca yurttaşa oranla bu travmayı daha az hasarla atlatmamı sağladı. Antakya’da iken, sınırlı sayıda, ikinci günün akşamından ve özellikle üçüncü günden itibaren büyük şehir belediyelerin yardımları ulaşmaya başlamıştı. Gönüllü yurttaşlar, demokratik kitle örgütleri özellikle ilk günlerden itibaren üyesi olmakta onur duyduğum TTB Merkez Konseyi, içerdeki meslektaşlarımızı ve dış kamuoyunu harekete geçirip deprem bölgelerindeki yurttaşlara maddi, manevi, sağlık ve psikolojik destekleri sağladı. Özellikle kadın hekim meslektaşlarımın çabaları unutulmaz. Kentim Antakya’ya büyük bir özveri içinde yaptıklarını unutmak mümkün değil. Ben depremin beşinci günün akşamında konakladığım dostlarımın evinde duş alarak yattım. Sabah uyandığımda sağ kolumu hareket ettiremediğimi, omuzumda şiddetli ağrı olduğunu fark ettim. Sırt ve omuzum üzerine düşen duvar nedeniyle kırık olabileceğini düşündüm. Başkent Üniversitesi’nde çalışan dönem arkadaşlarımdan Prof. Dr. Gürsel Yılmaz’ı aradım, hemen beni arabasıyla Başkent Hastanesi’ne götürdü. Muayene ve tetkikle klavikula kemiğinin kırık olduğu saptandı. Gerekli müdahale yapıldı. Ortopedist arkadaş “Bu acıya altı gün nasıl dayanmışsın” diye sorunca bende “Bu altı günde gördüklerim karşısında duyduğum acılar o kadar büyük ki bu acı onların yanında duyulmayacak kadar hafif kaldı” dedim. Çünkü beş gün süreyle depremin yıktığı evimin biraz ötesinde bir sera çadırında bulduğumuz kırık sandalyede, eski çürük, battaniyeler üzerinde yerde uzanıp dinleniyorduk. Isınmak için de yıkılan bir evden dışarıya fırlamış bir sobayı sera çadırının içine kurup etraftaki yıkıntılardan bulduğumuz tahta parçalarını yakarak ısınmıştık. Gece gündüz yakınlarımızın, tanıdık dostlarımızın akıbetini öğrenmeye bir arada olduklarımızla beraber yardım edebileceklerimize yardım etmeye çalışıyorduk.

Depremden 7 gün sonra, 13 Şubat’ta TTB Merkez Konseyi’nin depremle ilgili yapılan bilgilendirme basın açıklamasında, yaşadıklarım üzerinden bir depremzede hekim olarak konuştum. Özetle dedim ki, siyasal iktidar, depremin yıktığı başka bölgelerde ne yapıyor bilmem ama, Hatay/Antakya’da bizlere yaptıkları ve yapmadıkları ile adeta “Enkaz altında kalanlar ölsün, enkaz üstünde olanlar göçsün demiş oldu” dedim. Nitekim deprem öncesi 1.700.000 yakın nüfus olan depremde yalnız Hatay’da on binlerce ölen insanımız yanı sıra 700.000 yakın nüfus Mersin, Antalya, Muğla, Ankara, Bursa, İzmir, Tekirdağ ve İstanbul olmak üzere ülkenin birçok şehrine göçmüş, daha sonraki yıllarda 550-600 bin kadarı geri dönmüştür. Bunun için başta Hatay halkı ve diğer illerdeki depremzedeler. “UNUTMAK YOK. AFFETMEK YOK. HELALLEŞMEK YOK.” diye 4 yıla yakın zamandır haykırıyorlar, haykırmaya da devam edecekler. Bu süreçte 30 yıl üyesi olarak çalışmalarına aktif olarak katıldığım Hatay Tabip Odası ve ona omuz veren hekim kardeşlerimle onur duyuyorum. Onlar ki hekim kardeşlerimin en yakınlarının anne ve babalarının bile yaslarını tutmadan, sevdiklerini, yakınlarını, meslektaşlarını toprak altında bırakıp enkazın altından çıkarak, beyaz önlüklerini giyip yaralanmış halka destek için koştular, benim gözümde birer kahraman hekimdirler.

Günün birinde Hatay’a dönüş planları var mı Şefik Abi?

Elbette Sevgili Ayşe. Aksini düşünmek mümkün mü? Doğduğum, çocukluğumu yaşadığım, 4 yıl öğretmenlik, 30 yıl hekimlik yaptığım, devrimci demokratik mücadelede düşüncelerim uğruna işkencehanelerinde işkence gördüğüm, kısa süreli olsa da mahpushanesinde yattığım, Türkü, Arabı, Çerkezi, Kürdü, Ermenisi, Sünnisi, Alevisi, Hristiyanıyla ile dost olduğum, kirve olduğum, ortak değerler için birlikte yol yürüdüğüm, acı ve sevinçlerimi paylaştığım, dünyanın eşsiz meze ve yemeklerini yediğim, yurdumuzun en güzel zeytin yağıyla beslendiğim, doğduğum günden bu ana kadar uzakta da olsa defne sabunuyla yıkandığım, düğünlerinde boğma rakısından bir duble alıp halaya durduğum, şehirli kızlara ilk kez aşık olduğum Hatay’a, daha doğrusu, binlerce yıllık bir çok medeniyete beşiklik yapmış, tarihi mozaikleriyle de ünlü, halkların mozaik yapısıyla örnek, ezan, çan, hazan ile kutsal türbe/ ziyaretlerde güzel kokulu bahurların yakılıp reyhanların taşındığı kadim kent ANTAKYA’ya dönüş planı yapmamak elbette mümkün değildir, büyüdüğüm kültür ve inançta, hava, toprak, su ve ateş kutsaldır. Kamil insan bunlara bağlı olduğu için yaradılanın en kutsalıdır, ozanın seslendiği gibi “benim kabem insandır, benim kabem sevidir, kuran da kurtaran da insan oğlu insandır.”, temeli de sevgidir, onun için memleketimin havasına, toprağına, suyuna hasretim. Yaksa da ateşini seviyorum, hasret kaldım, özlemini çekiyorum.

Ancak şimdilik gidebilmem söz konusu değil, devlet, eşimin ve benim depremde yıkılan evlerimize yerleri çok değerli olduğundan, rezerv adı altında çökmüş durumda.190 metre karelik 4+1 ev yerine 95 metre kare, 115 metre karelik 3+1 ev yerine de 70 metrekarelik 2+1 ev yapıyor, onu da değerli olan şehir merkezindeki eski yerinden, uzak bir yerde inşa ediyor, deprem üzerinden yaklaşık 4 yıla yakın süre geçmesine karşın, henüz kaba inşaatı bitmemiş olduğu halde kura çektirildi, ne zaman biteceği meçhul. Diğer ve önemli bir neden de Hatay’da Sağlık Sistemi öylesine çökmüş ki daha sayısız ASM’ler konteynerlerde, yüzbinlerce yurttaş da öyle. Hastaneler yıkılmış, henüz yenileri yapılmamış, geçici binalarda nitelik ve nicelik yönünden çok yetersiz bir şekilde hizmet veriyor, yollar yok, internet ve elektrik sık sık, uzun süreli kesiliyor. Hava; inşaatlardan, yoğun kamyon trafiğinden, hala kaldırılmamış enkazdan, kaldırılmamış enkazın da şehrin içinde ayrıştırılmasından vs. o kadar kirli olmuş ki insan yaşamını tehdit eder boyuta ulaşmış durumda. Bunu TTB ve Hatay Tabip Odası; yayınladıkları deprem ve sonuçlarıyla ilgili raporlarda ortaya koydular. Kronik rahatsızlığımız var benim ve eşimin, şimdilik bu nedenlerle dönemiyoruz.

Söyleşi için çok teşekkür ederim.

Asıl ben teşekkür ederim. Biliyorum uzun oldu, umarım bütünüyle yayına koyabilirsin. Ben sorularına açık, samimi ve yaşadıklarım üzerinden yanıtlamaya çalıştım. Ayrıca sorularının yanıtlarını, yeterli boyutta ve açıklıkta yapmak için, ister istemez 76 yıllık yaşantıma ve öncesine de değinmek zorunda kaldım. Söyleşimizde soruların yanıtları da bu nedenle uzun oldu.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Güvenlik Kodu * Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.