Zehra Betül Yazıcı
“Tarih büsbütün bir yalan sözlüğüdür şimdi”1
Şair Ahmet Telli10 Temmuz 2026’da 79 yaşında aramızdan ayrıldı.
Türkçe ve edebiyat öğretmenliği yaptığı yılların ardından 1981’de Gazi Eğitim Enstitüsü’nde öğretmenken sıkıyönetimce tutuklandı. TCK’nin 141, 142 ve 146. maddelerinden yargılandı. 141 ve 146’dan beraat etti. Asıl adı Şehmuz olan Kürt şair Cigerxwin’in şiirleri üstüne yazdığı bir yazısından ötürü 1980 yılında 142. maddeden kısa bir süre hüküm giydi. Beraat etmesinin ardından kitapçılık, yayıncılık, çeşitli yayınevlerinde yönetici ve editörlük yaptı. 1993’te öğretmenliğe geri döndü ve emekli oldu. İlk şiiri 1961’de yayımlandı. 70’li yıllarda, özellikle 1972’den sonra, birçok edebiyat dergisinde yazıları, şiirleri yayımlandı. Deneme ve kitap tanıtım yazıları yazdı, kitaplarını 1979’dan sonra yayınlamaya başladı.
Telli’nin Hüznün İsyan Olur kitabı 1980’de Ömer Faruk Toprak Şiir Ödülü’nü Metin Altıok’un Kendinin Avcısı kitabı ile paylaştı. Saklı Kalan adlı kitabı ise1982’deYazko Şiir Özendirme Ödülü’nü aldı. 2010’da yayımlanan Nidâ ile 2011’de15. Akdeniz Altın Portakal Şiir Ödülü’nü kazandı. Şiir kitapları sırasıyla şunlar: Yangın Yılları (1979), Hüznün İsyan Olur (1979), Dövüşen Anlatsın (1980), Saklı Kalan (1981), Su Çürüdü (1982), Belki Yine Gelirim (1984), Çocuksun Sen (1994), Kalbim Unut Bu Şiiri (Seçmeler, 1994), Yüzünün Doğusu Gül (Seçmeler, 1994), Barbar ve Şehlâ (2003), Nidâ (2010) ve Bakışın Senin (2016).
1966-2016 yılları arasında yayımlanan şiirlerini Vedâ Divânı adıyla bir araya getiren Telli’nin toplu şiirlerinin birinci basımı Ocak 2018’de, ikinci basımı Ekim 2021’de yapıldı.2 Telli’nin toplu şiirlerine son kitabıyla başlaması, 1979 tarihli ilk kitabı Yangın Yılları’nın kitabın en sonunda yer alması onun şiir serüveninin gelişim ve değişim aşamalarını anlamak bakımından bir okur olarak beni zorlamasının yanında, şiirleri yıllara göre gelişim ve değişim açısından değerlendirirken sıkıntı yaşattı, ancak sondan başa dönünce her şeyin aynı kaldığını gördüm. Bu aslında hiçbir şeyin değişmediğinin ve çemberin kapanmasının hikâyesiydi. Önce “kıpkızıl kesiliyor yıldızlar utançtan”,3 sonra “Ay utancından kıpkızıl, çöle dönüyor coğrafya”.4 Önce “tutuyor soluğunu/bu cinayet filminin sonunu/dehşetle bekleyen kent”,5 sonra “yeni bir defter, şehrin ışıkları / cinayet ve cinnet saatleri”.6
Ahmet Telli hangi kuşaktan?
Yazın alanında “kuşak” yaklaşımı nereden çıktı? Daha önce bu soruya Sombahar dergisinin 25. sayısında bir yanıt bulmuştum:
“Güven Turan Türk edebiyatında ‘kuşak’ kavramının, ‘akım, okul, görüş kavramlarının önüne çıkarılıp bunu bir de on yıllık bir dönem içine yerleştiren ilk edebiyat dergisinin Devinim LX’ olduğunu, bunun ardından da ‘Yordam dergisinde 60 kuşağı yaklaşımının sürdürüldüğünü’ hatırladığını belirtiyor. Sonrasında bildiğimiz gibi 80 kuşağı, 90 kuşağı, 2000’ler…”7
Şubat 1965- Ocak 1966 arasında yayımlanan Devinim LX dergisinin sahibi ve sorumlu yönetmeni Haluk Aker, yazı işlerini yöneten fiili editör Güven Turan, yazı kurulu Eser Gürson ve Güven Turan, danışmanlar ise Hüseyin Cöntürk ve Turgut Uyar’dan oluşuyordu. Devinim’in ardından onun devamı diyebileceğimiz Yordam dergisi çıkar (1966-1969). Kurucusu ve yönlendirici ismi Hüseyin Cöntürk’tür. Güven Turan Yordam’ı doğrudan Cöntürk’ün yönettiği dergi olarak anar.
Hüseyin Peker Akatalpa dergisinde Cöntürk üzerine yayımlanan bir yazısında Yordam’ın yazarlarını Bilgin Adalı, Güven Turan, Gürsen Topses ve Sami N. Özerdim olarak sıralar. Yordam’ın Haluk Aker ile Hüseyin Cöntürk’ün ortak girişimi olduğunu, ancak derginin düşünsel arka planında Cöntürk’ün bulunduğunu belirtir. Ayrıca Cöntürk’ün Mayıs 1965’te Devinim LX dergisinde “edebiyat tarihi beş yılda bir yeniden yazılmalıdır; çünkü kuşaklar arasındaki zaman çağımızda o kadara kadar küçülmüştür,”8 dediğini aktarır. Bu önce Devinim LX’ta yayımlanır, birkaç ay sonra da Yordam çevresinde sistemli bir “60 kuşağı” tartışmasına dönüşür.
1960 sonrası toplumcu gerçekçi şiirimizin ikinci kuşağında yer alan şairler arasında adı anılan Ahmet Telli bu kuşak sınıflamasına karşı çıkar.
“‘Kuşak’ kavramını, aynılaşmayı reddeden hangi şair kabullenebilir? Benzemezliğe soyunmayı göze alamayanlardır bunlar. Burjuva paradigmasının zokasını yutmaktan başka bir anlamı yok bu kabullenişin. Kim çıkardıysa ‘70 Kuşağı’ gibi bir adlandırmayı ilk ortaya atan kişi, kendini akıllı sanan biridir gibi geliyor bana. Asıl amacı, bir dönemin şairlerini övmekse bile, yapılan şey kötülüktür. Onların kendi yeteneklerini, solcu milliyetçiliğe teslim etmelerine bir çağrıdır. Bazı şeyleri o yıllarda eksik kavramış olabiliriz. Ama bizi bir potada aynılaştırmayı amaçlayan övgülere ‘Hayır!’ demedikçe ve samimiyetimizle alay edenlerin ikiyüzlülüğünü sergilemedikçe bu ‘kuşak’, belimizden çıkarılıp boğazımıza bir idam ipi gibi geçirilmeye devam edilecektir sanıyorum.
Hayır, hiçbir kuşağa ait değilim…
Evet, 70’li yıllarda şiir yayımlamaya başlayan biriyim.’”9
“Kuşak” gibi genellemeler aynı yıllarda, aynı tarihsel, toplumsal, siyasi ve kültürel arka planda şiir yazan şairleri tanımlamak; aynılık ve farklılıkları belirlemek bakımından faydalı olabilir. Ancak bunun modern iktidarın öznel kimlikleri silici ve tek tipleştirici, genelleştirici çabası ya da iktidarın erkek akıl ile çerçevesini çizdiği bir “genel”ya da “ortalama” oluşturma yaklaşımı da görmezden gelinemez. Yukarıdaki alıntıdan anlaşıldığı gibi Telli’nin itirazı da esasen bu noktayadır. Benzemezliğini bir direniş imkânı olarak görür ve bu onun için “gerçek şair” olmayı pekiştiren bir övünç kaynağıdır.
“Ahmet Telli, yaşadığı coğrafyanın ve tarihin gerçeklerine hiçbir zaman duyarsız kalmamıştır. Onun toplumculuğu da, işte bu duyarlı kişiliği ve sanatçı tavrından gelmektedir. Çünkü o, en acı gerçekleri bile şiirlerinde işlemekten çekinmez. Bunu, arkasına bir kuşağın gücünü alarak yapmaz. Ahmet Telli’ye göre, şairlerle âşıklar benzerdir; ikisi de iktidarı reddeder, ona başkaldırır.”10
Köy enstitülü bir öğretmen babanın oğlu olan Ahmet Telli, kitap okumayı da türkü söylemeyi de babasından öğrendiğini söyler. Babasının kütüphanesinden alıp okuduğu kitaplar Goethe’nin Kurnaz Tilki’si, beşinci sınıftayken okuduğu Çehov’un öykülerini bir araya getiren dört ciltlik Mutlu Son, daha sonra sahaflarda arayıp da bulamadığı 12 Fen Adamının Hikâyesi gibi kitaplardır ki, Çehov’u okuduktan sonra “artık önceki ben değildim” diyecektir. Masal anlatıcısı büyükanne ona söz söylemeyi ve sözün haysiyetini öğretir. “Ey masalcı otur şu geyik postuna ve anlat şimdi bunları” dizesi büyükannesinden esinle yazılmış olmalıdır.Telli, çocukluğunda ve gençliğinde hep kendi başınadır. Hayatı herkesinki gibidir. Ama kendi hayatıyla yüzleşebildiğinden olsa gerek başkalarının yaşamlarına da duyarsız kalamaz, kendi yaşadıklarıyla yetinemez. Kısacası hayatı tek bir hikâyeden oluşmaz. Kendisini gerçekleştirmek için seçtiği alanların başında okumak ve yazmak gelir. Yazma edimi başlangıçta keyifli gelirken daha sonra sancılarını yaşamaya başlar. Anadolu’da en eski ve yalın imgelerden biri olan burçak tarlalarında, o sarımsı başakların arasında saklanan toprağın ve insanın hikâyelerine tanıklık eder. Annesinden kalan hüzünlü anılar, annenin kırılganlığı, eski tanıdık sızı; onun hayata karşı isyanı bu yapışkan burçak tarlarından gelip yoklar belleğini. Burçak birinci mahsuldür, o kesilecek ve ardından ikinci mahsul dikilecektir. Yapışkandır burçak; “kadınların elleri şerha şerhadır”.
“(…) Annemin gençliği, biz küçük kardeşimle bir ağacın gölgesindeyiz (…) hava çok sıcak, Yaşar Kemal’in anlattığı sarı sıcak ki, kuşların bile uçmaya mecali kalmamış (…) bu havada kadınlar burçak yoluyor tarlada. Çömelmişler, ellerinde oraklarla durmadan yoluyorlar. Biz çocuklar, ne kadar zor bir iş olduğunun farkında değiliz. Pıtrak gibi batar burçak, bir tanesini almak istersen birçoğu bir arada gelir. Birbirlerine sarılmış, inatçı dikenler gibidirler”11
Ahmet Telli ile benim aramda 20 yaş fark var. 70’li yıllarda çocuk olduğumdan bu süreci tam hatırlayamıyorsam da ertesi gün devrim olacağına inanmadığımı biliyorum. Hatırladığım birkaç üzücü görüntü var aklımda. Hiç unutmadığım Eskişehir’de Tepebaşı’nda üniversitenin yanındaki konutlarda otururduk. Ortaokuldaydım. Durmadan üniversiteli gençlerin çatışmalarına sahne olurdu sokaklar. Bir akşamüstü okuldan gelmişim. Pencereden parka bakıyorum. Gençler koşuşuyor. Birbirlerini kovalıyorlar. Yüzü bana dönük olarak koşan mavi gömlekli genç sırtından vurulup yere düşüyor. Ve sonrası onun için de benim için de, içinden hâlâ çıkmadığımız karanlık bir iklim. İşte o yıllarda genç devrimciler güzel günlerin bir adım sonra geleceğine inanırlarmış; masal gibi değil mi.? Daha sonra bunu, o yılları genç devrimci olarak yaşamış arkadaşlarımdan da dinledim: “Hemen ertesi gün devrim olacağına inanıyorduk”. Gördükleri işkenceleri de anlattılar bana. Ahmet Telli böyle bir dönemde 20’li yaşlarında; hem çocukluğunun geçtiği kırsal kesimin sert koşulları hem de ailesinin etkisiyle gençliğin devrimci ruhundan etkilenmiş, şiirleri ve yaşamıyla devrimci bir pozisyon almış. Marksist ideolojiye yakın oluşunu da, ilerdeki yaşamını da şiirlerini de etkileyen bu burçaklar gibi inatçı sertlikteki çocukluk anılarından yola çıkarak anlamak ve anlamlandırmak zor değil. “Şiir bir itiraz çığlığı olarak ve kendi ütopyasını oluşturmada özgürleşmeye bir çağrı olması bakımından da demokrasilerin merkeziyetçi yapısıyla barışık olmamıştır.(…) Denilebilir ki şiir bir anlaşamama dilidir. İnsanların sözde anlaştıkları o bürokratik, ticari, sistem içi verili dil, ‘hayır’demeye değil, ‘evet’demeye yöneliktir daha çok. Oysa şiir, bir gelecek dilidir ve bu yüzden devrimcidir. Devrimin dili de diyebiliriz onun için.” 12
Bireysel özgürlükten ve toplumsal barıştan yana olan Ahmet Telli’nin şiirlerinde sınıf çatışmaları, materyalist düşünceler ve anti otoriter etik yaklaşım imgelerin ardından görünür olur.
Yangın Yılları’ndan Vedâ Divânı’na
Onun sözcük seçimi ve ses tonu bakımından İsmet Özel‘den etkilendiği, romantik ve başkaldırıcı şiiriyle de bir yandan Attilâ İlhan‘a yakın bir duruş sergilediği, aynı zamanda şiirlerinde hocası olan Hilmi Yavuz’un da etkisi olduğu söylenir. Bunları söyleyebilmek için bütün şiirlerini diğer şairlerle karşılaştırmalı olarak incelemek gerekir elbette. Ben burada sadece ilk ve son kitabındaki şiirlerini okuduğumda edindiğim izlenimin altını çizmek istiyorum.
İlk basımı 1979’da yapılan Yangın Yılları’nın aynı adlı şiirinden bir alıntı:
“Kent kocamış bir manda/gibi duygusuz/iri gövdesiyle/uzanırken ışıklı bir çamur gölüne/apansız açılıyor yurdumun tarihinden koyu bir cinayet sayfası/ irin gibi akıyor zamanın penceresinden sokaklara/yapraklar ürperiyor/ ve kıpkızıl kesiliyor yıldızlar utançtan/artık kendi dalına küskün /bir ağaç gibi hayat/ sanki hiç yel esmiyor/yaprak kıpırdamıyor/ tutuyor soluğunu/bu cinayet filminin sonunu/ dehşetle bekleyen kent / hiç mi hiç tükenmiyor/sokaklarda koşan / tekmeleyen / ve ana avrat söverek / kelepçeleyip götüren/ ayak sesleri/ birer kanlı gömlekti günler”13 Bu şiirde dikkat çeken, çocukken benim de tanıklık ettiğim o sokaklarında koşturan,birbirlerini sırtlarından vuran gençlerin olduğu bir manda gibi duyarsız uyumakta olan ışıklı kentler. Şiirde özel bir tarihe veya olaya işaret edilmiyor. Şair içinde yaşadığı çağda tanıklık ettiklerini düşünce süzgecinden geçirerek imgeler yoluyla şiir metnine dönüştürüyor. Bilgi felsefesinde soyut olanın mutlaka öznel olmadığı, somut olanın da mutlaka nesnel olmadığı kabul edilse de şairin sözünden toplumsal dile dönüşen metin için öznel olmaktan çıkıp nesnele ulanıyor diyebiliriz. Senin, benim, onun şehri; bir Latin Amerika ülkesinin, mesela Şili’nin, Ortadoğu ülkelerinin; kan gölleri içinde ışıkların titreştiği Irak’ın, İran’ın, Filistin’in veya Ukrayna’nın bir şehri de olabilir anlatılan, Nadya Murad’ın Koço’su da,1970’lerin Ankarası da, İstanbul’u da, Eskişehir’i de, antik Truva şehri de. Lirik şiir böylece evrensel bir dile dönüşür. Şairin yaşamı ve onun hikâyesi, anılardan ve bireysel olandan yola çıkarak herkesin hikâyesi olur. Bugün değişen ne bu şehirlerde? Cristophe rNolan’ın son filmi Odysseia’da14 anlatılan da bu değil mi?Nolan postmodern-metinlerarasıbir yolculuğa sürüklüyor hepimizi. Gemilerimizi türlü tehlikeler içindeki Hürmüz Boğazı’ndan geçiriyor. Troya savaşından bu yana yaklaşık 3200 yıl, Odysseia destanının bu olayları sözlü kültüre dahil destan formunda anlatmasından bu yana yaklaşık 2700 yıl ve Troya savaşı ile destanın yazılması arasında da yaklaşık 400-500 yıl süren bir sözlü anlatı geleneğinden bugüne geldiğimizde öncesinde yaşananlarla şimdi arasında ne fark var diye sorabiliriz? O zaman İthaka’dan yola çıkan istilacılar Truva’yı yerle bir ederken kahraman oluyorlar. Sonrasında bir bakıyorlar ki istilacı diye korkup bekledikleri tehdit, “deniz kavmi” dedikleri de kendileriymiş. Şimdi de Ortadoğu’ya, Türkiye’ye, Afganistan’a, Ukrayna’ya demokrasi götürme iddiasındaki bir ABD; eskiden Vietnam’da, Kamboçya’da olduğu gibi, her yerde hak, eşitlik, demokrasi değil sadece içinde ışıkların titreştiği çamur gölleri oluşturuyor.
Telli de şiirlerinde işgalci deniz kavimlerini anlatıyor, mitolojiye, masallara döndürüyor yüzümüzü, hep tekerrür eden tarihe: “yelkenleri fora ettiği günlerdi zulmün/biberli okşayışlarla yüreğimizi ellerine alıp/çılgın kahkahalar attığı günlerdi/çılgınca gülüyordu bankerler/(…) gökyüzü asık bir surat/ sevda efkar butlunda kerem/durmak zamanı değil artık, ey yolcu, ey kalbim/ dağlıyor göğsümüzü düşman süngüleri/(…) biz kaç fırtınasını göğüsledik hayatın/ kaç korsan baskınını püskürttük/ bu utanca katlanır mı yürek şimdi”
Son kitap Bakışın Senin’den bir şiir “Yeni Bir Defter”15
“Yeni bir defter koydum önüme/konuşkan harfler, ateş böcekleri/çölün güneşi, rüzgârın uğultusu/gibi devinsin sayfalar, böğürtlen/koksun ya da ihlal etsin sınırları/ hayata bir hayat bağışlansın// yeni bir defter, şehrin ışıkları/ cinayet ve cinnet saatleri (…)// yeni bir defter, kötü ciltlenmiş/ bir ömrü özetliyor mum ışığında/ (…)/ bir yol aramıyor dağ çağırıyor onu/ hayata bir hayat bağışlansın// yeni bir defter, uzun uzun bakıyor/ neye baktığını bilmiyor aslında / türküleri unutmuş caz dinliyor/ peşine düşüyor atonal ne varsa/ yaralı bir gerilla, sürgün bir halk/ yabanıl kokular kokuyor üstü başı// hayat ona bir hayat bağışlasın”.
Bu yeni bir defter değil, sarı samanlı yaprakları olan o eski defter aslında. Hiçbir şey değişmiyor ve kapanıyor çember.
“Hayat ona bir hayat bağışlasın”.
1 Ahmet Telli, Vedâ Divânı, Everest Yayınları 2. Basım, Ekim 2021. s.17/ Ricat
2 A.g.e
3 A.g.e, s.643
4 A.g.e, s.18
5 A.g.e, s.643
6 A.g.e, s. 12
7 Zehra Betül Yazıcı, Melankolik Kara Delik, Şiir üzerine Kadın Yazısı, ‘80’ler Şiirinde Romantik Esinlenme, BilgeSu Yay., 1. Baskı , 2017, s.83
8 Hüseyin Peker , Akatalpa dergisi, Haziran 2001. Sayı:18. s. 4
9 Akt. Cansu Kemiksiz.“Metinlerarasılık ve Ahmet Telli’nin Nidâ Kitabının Metinlerarasılık Kuramı Açısından İncelenmesi”, yüksek lisans tezi: https://libra.omu.edu.tr/tezler/116917.pdf (Ahmet Telli, Ben Hiçbir Şey Söylemedim, İstanbul: Everest Yayınları, 2012, s. 94.)
10 Age s.61
11 Füsün Demiray, Ahmet Telli, Şiirin, Hafızanın ve Direnişin İzinde Bir Yaşam, Everest yay. Birinci basım, Temmuz 2026
12 Ondokuz Mayıs Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Türk Dili Ve Edebiyatı Anabilim Dalı, Metinlerarasılık Ve Ahmet Telli’nin Nidâ Kitabının Metinlerarasılık Kuramı Açısından İncelenmesi, Yüksek Lisans Tezi, Cansu Kemiksiz, s.62
13 Ahmet Telli, Vedâ Divânı, Everest yayınları 2. Basım, Ekim 2021. ss.643-645
14 Odyssey, Christopher Nolan tarafından postmodern bir metinlerarasılık yöntemiyle yazılan ve yönetilen, aynı zamanda eşi Emma Thomas ile birlikte yapımcılığını üstlendiği 2026 yapımı epik bir aksiyon fantastik filmi; Homeros’un antik Yunan destanı Odysseia’nın yeniden bir yorumu. Matt Damon, Tom Holland, Anne Hathaway, Robert Pattinson, Lupita Nyong’o, Samantha Morton, Zendaya ve Charlize Theron gibi oyuncular yer alıyor. Filmde, İthaka’nın Yunan kralı Odysseus (Damon), Truva Savaşı’ndan sonra uzun ve tehlikeli bir yolculukla evine döner ve karısı Penelope (Hathaway) ile yeniden bir araya gelmeye çalışır. Bu, insanlığın aslında binlerce yıllardır değişmeyen yolculuğudur.
15 Ahmet Telli, Vedâ Divânı, Everest yayınları 2. Basım, Ekim 2021. ss.12-13
