Alper Aktaş
Her sabahın beşinde telefonun alarmı Dr. Umut’u uyandırmak için çaldığında yine her zaman olduğu gibi uyanmış olsa da önce alarmı susturur. Ne var ki alarm on dakika sonrasına tekrar ayarlıdır ve Dr. Umut’u devasa şehir hastanesinde “performans üretmeye” çağırır tüm merhametsizliğiyle.
Sabahın loşluğuna gözlerini açtığında ilk olarak ayak ucunda kıvrılmış gri siyah tüylü tekir kedisi Hipokrat’ı görür. Hipokrat’ı hiçbir alarm çığlığı uyandıramaz. Tek bir şey hariç, mama kabına dökülen sabah mamasının çıkardığı sese duyarlıdır onun kulakları.
Umut, iyi döşenmiş ama genellikle sadece uyumak için kullandığı evinin mutfağına, terliksiz yalın ayaklarıyla geçer. O hiç terlik kullanmaz. Hatta yaz kış çıplak ayak dolaşır evinde. Tüm gün ayaklarında sabolar, ellerinde lateks eldivenler, üstünde naylonumsu kumaştan beyaz önlüğü, yüzünde maske onu mikroplardan korur ama yaşamın sıcaklığından mahrum eder. Ve hastane zemininin o mükemmel pürüzsüzlüğüne inat, evdeki ahşap parkenin budaklı dokusunu duymak ister. Ayak tabanlarında duyduğu serinlik, çocukken ateşlendiğinde gittiği doktorun muayenehanesindeki yere yalın ayak basmanın serinliğini ve iyiliğini, yaşama tutunma hissini hatırlatır. Çıplak ayaklarıyla tabanları ona “hala buradasın, hala insansın” der adeta. Kendince insanı yaşamdan yalıtan şeylerin protestosudur bu yalın ayaklık. Bir vakitler geceyi evinde geçirdiği bir kadın “Bu soğuk havada çıplak ayakla üşümüyor musun” diye sorduğunda ciddi bir ses tonuyla “Bizim tarikatta kural böyle” demiş, kadın merakla “Hangi tarikat” diye sormuş. O da kulağına eğilerek “Yalın koca ayak tarikatı” diye fısıldamıştı.
Kahve makinesinin düğmesine bastığında çıkan metalik ses, sabahın sessizliğini bozar. Filtre kahvenin kokusunu sever Umut, demleninceye kadar o koku içinde kalmak ister. Hipokrat’ın mamasını ve suyunu tazeler bu arada. Tezgaha dayanarak kahvesini içerken Hipokrat’ın mama sesine koşarak gelişini ve yemesini izler boş gözlerle.
Sonra medeni olmanın diğer tüm gerekleri… Şehir hastanesinin o bitmek bilmeyen hengamesinde jilet gibi görünmek, onun zırhı gibidir sanki. Bu yüzden hep traşlı, ütülü ve şık giyinir Dr. Umut. “Henüz dağılmadım ben” demenin görsel biçimidir onun için.
Aynanın karşısına geçtiğinde yüzündeki yorgunluk çizgilerini incelerken Hipokrat kapının eşiğinde ona bakar. Onu okşarken “Bugün kaç puan toplayacağız dersin Hipokrat?” der. “Merak etme dostum akşam yine buradayım, Hipokrat yemini” diye fısıldar ve evden çıkar.
Şehrin ana büyük caddesinin kalabalığına karışır. Motor sesleri, kornalar ve “tüket beni” cıngıllarının birbirine karıştığı gürültü kulaklarında uğuldar, egzoz dumanı ciğerlerini doldurur. Nihayetinde şehrin en uzak köşesine sanki ulaşımı güç olsun diye konumlandırılmış devasa bina kütlesine, Şehir Hastanesi’ne ulaşır. Koca binanın içinde polikliniğine ulaşması için süpermarketi, kuyumcuyu, kozmetik ürünler satan dükkanı, sıralanmış banka ATM’lerini, duvarlarında “tüket beni” afişleri olan uzun koridoru geçer. Pürüzsüz zeminde ayakkabılarının gıcırtısı diğer ayak gıcırtılarına karışır, herkesin gıcırtısı kendine dönemi olduğundan herkes sadece kendi gıcırtısını duyar. Ana caddenin mutsuz kalabalığından hastane koridorlarının öfkeli kalabalığına geçer nihayetinde.
Poliklinik odasına girip beyaz önlüğünü giydikten sonra oturur koltuğuna. Bilgisayar ekranında hastane yazılımındaki ilk mesajı görür. “Doktorların dikkatine… Hastanemizin bu ayki ciro hedefleri geçen ayın gerisinde kalmıştır. Tetkik sayılarını artırmanızı, randevulu tüm hastalarınızı değerlendirmenizi rica ederim.”
Hastane yönetiminin bu mesajının altında Dr. Umut için ayrı bir mesaj daha vardır: “Dr. Umut Bey, poliklinik randevu aralığınız 5 dakikaya düşürülmüştür. Tetkik istem oranlarınızda %12’lik bir artış bekliyoruz.”
Günde yetmiş iki hasta, yetmiş iki farklı hikaye, yetmiş iki farklı acı, ama her birine ayrılan sadece üç yüz saniye. Doktorluk şifa sanatı mı, hız ve hacim oyunu mu? Göz teması yasak gibi, hastanın dert yanması da. Çünkü sürenin aşılması ve dışarıda bekleyen insan homurtusu demek tüm bunlar. Umut, beyaz önlük içinde barkod okuyan makine gibi hisseder kendini. Ve kapının açılmasıyla üç yüz saniyede bir akış başlar poliklinik odasına. Dr. Umut, her gelene gözünü bilgisayar ekranından ayırmadan bazı sorular sorar, bazen çok kısa bakar, eğer dokunması gerekirse muayene sırasında yine sorular ve bazı tetkik girişleri, sonra diğeri, sonra bir başkası…
Bir süre sonra poliklinik kapısının önünde birikmiş öfkeli kalabalıktan yedi yaşlarında bir çocuk ve annesi girer odaya. Annenin masaya yığdığı tetkik dosyalarını mekanik bir hızla göz gezdirip ekranda önceki değerlendirmeleri incelerken bir taraftan da annesine “Ameliyat şart, dışarıda asistanımla finansman ve yatış meselelerini konuşun, yatış işlemi başlasın” der. Tam o sırada küçük Ali masaya yaklaşır. “Doktor abi.” Çocuğun sesi adeta koridor gürültüsünü bıçak gibi keser. Dr. Umut, bu “abi” diyen sese, gözlerini ekrandan ayırarak onun solgun yüzüne bakar. Ali kocaman gözleriyle Umut’un gözlerine bakarak: “Annem diyor ki kalbimdeki deliği sen kapatacakmışsın. O zaman ben de top oynayabilecekmişim. Eğer beni iyileştirirsen, bak bu lolipopu sana veririm. Bak, söz veriyorum, hiç yalanmamış.” Ali avucunun içinde ambalajı buruşmuş kırmızı lolipopu, Dr. Umut’a uzatır. Umut’un parmakları klavyede donup kalır. Lolipop… Hiç yalanmamış…
Sistem, Umut’tan hastaları performans için bir araç, her ameliyatı ciro kalemi olarak görürken, şu an karşısında duran yedi yaşındaki çocuk, hayatının en değerli varlığıyla, hiç yalanmamış lolipopla sağlığı için pazarlık yapıyordu. Boğazı düğümlendi ve Ali’nin avucuna bıraktığı lolipopa bakakaldı. Sesi titreyerek “Ali” diyebildi. Sandalyesini ona doğru döndürerek “Bu lolipop, benim bu hastanede kazandığım en değerli şey, teşekkür ederim” diyebildi sadece.
O akşam mesai bitiminde kaçarcasına bu büyük bina kütlesinden çıktığında, ayakları onu şehrin en sessiz sokağına, “Şairler Sokağına” götürür. Yağmurlu havaya rağmen, ağır ağır arnavut kaldırımlarını geçip “Mizan Sahaf”ın ahşap kapısına gelir. Pirinç çıngırağın tok sesini duyduğunda derin bir nefes alır ve kitap kokusunu içine çeker. Müşfik Bey yuvarlak gözlüklerinin üstünden kapıya bakarak; “Ooo, bak yahu! Kim gelmiş? Doktor özlettin be evladım kendini. Hoş geldin. Islanmışsın. Şemsiyen yok mu be canım?”
“Merhaba Müşfik Abi. İş güç işte. Çok fırsat olmuyor. Nasılsın?”
“İyiyim, iyiyim… Şu pardösünü çıkar yavrum. Otur şuraya. Bak, çayım yeni. Bir bardak vereyim.”
“Sağ ol Müşfik Abi.”
Dr. Umut pardösüsünü çıkarır. Yüzündeki yağmur damlalarını avucuyla siler. Ahşap masanın sandalyesine oturur. Sonra tekrar kalkar ve pardösüsünün cebinde unuttuğu lolipopu masaya koyar. Müşfik Bey ince belli cam bardakta çayı masaya koyar.
“Evlat, dinlen biraz. Yalnız bırakacağım seni. Şu yeni gelen kitapları düzenliyorum.”
Dr. Umut saygılı ve mahcup bir tavırla “Tabi Müşfik Abi. Lütfen işine bak. Beni düşünme.”
Müşfik Bey masadaki lolipopu gösterir “Doktor! Lolipop mu yiyorsun sen hala?” der muzip bir nidayla. Gülümser Umut.
Dr. Umut artık burnun ucunda bir damla yağmurla masada kırmızı bir lolipop, bir bardak çay ve sahafa yeni gelmiş birkaç kitapla baş başa kalır. Müşfik Bey’in statik hesap yapan bakışları artık betona değil, insan ruhuna odaklandığından gramofonuna Safiye Ayla’nın bir taş plağını koyar.
Mizan Sahaf’ın sessizliği, yerini Safiye Ayla’nın kristal berraklığındaki sesine bırakır: “Geçti yıllar birer birer / Bir masalmış meğer her yer / Gönlümde hep o hatıra / Gözlerimde o hayaller.” Safiye Ayla’nın ince “ah”ları insanın ruhunun derinliklerine ulaşır ve o an geçmişin izlerini su yüzüne çıkarır sanki.
Dr. Umut’un gözleri masanın üstündeki o hiç yalanmamış lolipopta, kulağı Safiye Ayla’nın ruh çözümleyen şarkısında iken yirmi yedi yıl öncesinin iyot kokulu şehrinde, nemli kış gününü hatırlar. Umut sekiz yaşında, babası limanda çalışan sert görünümlü bir işçi, annesi günübirlik temizliğe giden bir kadın. O yıl ağır zatürreye yakalanır küçük Umut. Ne elde var ne geride. Hastanede sıra, özel muayenehaneye gidecek para yok. Babası onu kucağına alır, şehrin çarşısında, kapısında “Çocuk Mütehassısı” yazan bir binaya götürür.
Tütün kokusu, kitap kokusuna karışmış bir odada heybetli masanın arkasında beyaz saçlı, beyaz önlüklü bir hekim, küçük Umut’u muayene eder. Önündeki reçeteyi karalar. Babasına bir şeyler söyler. Bu sırada Umut muayeneden sonra ayakkabılarını ve çoraplarını giyecek takati bulamamış, yalın ayak zemine basmaktadır. Zeminin serinliği iyi hissettirmiştir, adeta dünyaya tutunuyormuş gibi.
Hekim reçeteyi babasına uzattığında, babası ceketinin iç cebinden çıkardığı, gazete kağıdıyla paketlediği banknotu ve birkaç bozuk parayı mahcup uzatır. Beyaz saçlı hekim kibarca babasının elini iter, küçük Umut’un gözlerinin içine bakar. Sonra çekmecesine uzanır ve ona kırmızı bir lolipop verir. Onu karşısına alır: “Bu senin iyileşme hediyen küçük adam. Ama bir şartla; bu lolipopun tadını hiç unutmayacaksın. Büyüdüğünde, elinde hiçbir şeyi olmayan bir çocuğa, kim bilir belki de bizzat sen şifa verirken, o şifanın bedelini paradan değil, vicdanından tahsil edeceksin. Söz mü?”
Umut iyileşir. Lolipopun tadını hafızasına kazımak için çok yavaş yalayarak yer. Her ağzına götürdüğünde “Ben doktor olacağım” der. “Sadece iyileştirmek için değil, o amca gibi bakmak için.”
