BM İklim Zirveleri COP’lardan Halkların İklim Zirvelerine

Makale

Demet Parlar

“Krizler, sarsıntılar, hastalıklar tesadüfen ortaya çıkmaz.
Bir gidişatı düzeltmemiz, yeni yönelimler keşfetmemiz,
başka bir yaşam yolunu deneyimlememiz için
gösterge görevi görürler.”
C.G. Jung

Dünya genelinde yaşamın bildiğimiz haliyle devam edebilmesi, sanayi öncesine göre ortalama küresel sıcaklık artışının 1,5 derecede sınırlanmasına bağlı olmasına rağmen küresel sıcaklıklar beklenenin üstünde bir hızla artmaya devam ediyor. Türkiye’nin de içinde bulunduğu Akdeniz havzası, küresel ısınmadan en fazla etkilenen coğrafyalardan biri. Ülkemizdeki kurak ve sıcak iklime sahip bölgelerdeki değişiklikleri iklim bilimciler araştırmalarıyla gösterirken bizler de gündelik yaşamlarımızda aşırı hava olaylarıyla hissetmeye başladık bile.

Gezegenimizin 9 yaşam döngüsünden yalnızca biri olan iklim değişikliği dışında biyolojik çeşitliliğin, tatlı su kaynaklarının azalması ve en son olarak okyanusların asitlenmesi gibi 7 eşiğin de aşılmış olduğu zamanımızda tam bir yol ayrımındayız; eskisi gibi stabil ve yaşanabilir bir dünya veya altıncı yok oluşu yaşayacak yanan bir dünya seçimini yapmamız gereken bir dönemdeyiz (Şekil 1 ve 2).

“Gezegenimizin sağlığında yaygın bir düşüşe tanık oluyoruz. Ancak bu kaçınılmaz bir sonuç değil. Aerosol kirliliğindeki düşüş ve ozon tabakasının iyileşmesi, küresel gelişmenin yönünü değiştirmenin mümkün olduğunu gösteriyor. Teşhis vahim olsa bile, iyileşme penceresi hala açık. Başarısızlık kaçınılmaz değildir; başarısızlık bir seçimdir. Kaçınılması gereken ve kaçınılabilecek bir seçim” diyor dünyanın önde gelen iklim bilimcilerinden Johan Rockström. (1)

Şekil 1. Erişim Adresi: https://www.stockholmresilience.org/research/planetary-boundaries.html
Erişim Tarihi: 18/02/2026

Rockström gibi birçok iklim bilimci ekosistemlerde çökmeyi engelleyebileceğimiz bir kavşakta durduğumuza, gezegenimizdeki yangının büyümesini engelleyebilecek stabil ve yaşanabilir bir dünyaya yönlenmemizi sağlayacak bir seçim yapabileceğimize dikkat çekiyor; “Şekil 2’deki yol ayrımı burada, dünya sisteminin gelecekteki iki farklı yolunu (kesik oklar) göstermektedir. Şu anda, dünya sistemi, insan kaynaklı sera gazı emisyonları ve biyosfer bozulmasıyla yönlendirilen bir sera dünyası yolundadır ve yaklaşık 2°C’lik bir gezegen eşiğine doğru ilerlemektedir (Şekil 1’deki 2°C’deki yatay kesik çizgi). Buradan sistem gerekli müdahaleler yapılmazsa, içsel biyofiziksel geri bildirimlerle yönlendirilen esasen geri döndürülemez bir yolu izleyebilir. Diğer yol ise, insan tarafından yaratılabilecek geri bildirimlerle yönlendirilen, yarı kararlı, insan tarafından sürdürülen bir çekim havzasına doğru bir dünya sistemi yönetimi yolu olan istikrarlı dünyaya götürür (2)” Yanan, kaotik bir dünya mı? Stabil yaşanabilir bir dünya mı? Öyle ki yapacağımız bu seçime göre gelecek nesiller, bizleri ya minnetle anacak ya da öfkeyle, kızgınlık ve kırgınlıkla…

Şekil 2. Erişim Adresi: https://www.connect4climate.org/publication/trajectories-earth-system-anthropocene
Erişim Tarihi: 18/02/2026

Diğer yandan Dünya Ekonomik Forumu (WEF) gibi bambaşka bir alandan, kapitalizmin zirvesinden gelen, küresel çapta 1.200 risk uzmanı, politika yapıcı ve sektör liderlerinin görüşleri alınarak hazırlanan Küresel Riskler Raporu 2026‘ya göre önümüzdeki 10 yılda en yüksek şiddet ve etki potansiyeline sahip riskler ağırlıklı olarak çevresel nitelikte; aşırı hava olayları, dünya sistemlerinde kritik değişiklikler, biyoçeşitlilik kaybı ve ekosistem çöküşü, doğal kaynak kıtlığı, kirlilik. Kısa vadede ön planda olmayan bu risklerin, çok da uzun olmayan bir sürede gezegenimizdeki yaşamı tehdit eden ana riskler olarak karşımıza çıkacağına dünya ekonomi devleri de dikkat çekiyor.

Şekil 3. Erişim Adresi: https://sachiconsultancy.com/global-risks-report-2026/
Erişim Tarihi: 18/02/2026

Böylesine büyük bir küresel tehdit karşısında BM, devletler, siyaset dünyası, büyük şirketler kısaca kapitalist sistemin yürütücülerinin ne yaptığına bakacak olursak karşımıza 1988’den günümüze Şekil 4’teki zaman çizelgesi çıkıyor.

Şekil 4. Gümüşel Deniz. (17 Ocak Halkların İklim Zirvesi Girişim Toplantısındaki “COP’lar, İklim Adalet ve Hız Sunumundan Sunumlar)

Birleşmiş Milletlerin düzenlediği iklim zirveleri için kullanılan COP deyişi Türkçeye “Taraflar Konferansı” olarak çevrilebilecek “Conference of the Parties” ifadesinin kısaltması. Küresel ısınmaya dair ilk çevre sözleşmesi olan Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nin (UNFCCC) yürürlüğe girdiği 21 Mart 1992’ten sonra COP zirveleri düzenleniyor, 197 ülke 1995 yılından itibaren (2019 pandemi yılı hariç) her yıl başka bir ülkede buluşuyor.

Amaç UNFCCC’de belirlenen hedefler doğrultusunda kararlar alarak gezegenin üzerindeki yaşam dengelerini bozan süreci durdurmak. Bunu sağlamaya yönelik olarak; başta karbondioksit olmak üzere atmosferdeki sera gazlarını azaltarak küresel ısınmayı 1,5⁰ C artış ile sınırlamak için çalışmalar yapmak, önlemler almak.

COP zirvelerinde karar vericiler devletlerin temsilcileridir. Devlet dışı kuruluşların temsilcileri (özel sektör, kurumsal kimliği olan sivil toplum örgütleri, finans kuruluşları) başvuruları onaylandığı takdirde “gözlemci” olarak COP’a katılabilir. Büyük şirketler, sektör temsilcileri yaptıkları lobi faaliyetleriyle alınan kararların sermaye yararına olmasını sağlayabilmektedir. İklim krizinden doğrudan etkilenen halkların, yerel toplulukların, işçilerin, yerinden edilenlerin ise COP’ta sözünü söyleyebilme, taleplerini dile getirme şansı yoktur.

Zaten bugüne kadar 30 COP zirvesi yapılmış olmasına rağmen, özellikle büyük şirketlerin lobi faaliyetlerinin etkisiyle devletlerin bağlayıcı kararları erteleyen, yavaşlatan bir tutumu tercih etmeleri sonucunda atmosferdeki karbondioksit miktarının artmasına paralel olarak küresel ısınma her yıl büyük bir hızla artıyor, gezegenin ekolojik sınırları zorlanmaya devam ediyor.

Sonuçta toplam fosil yakıt emisyonlarımızın yarısından fazlası son otuz yılda gerçekleşti. Aşağıdaki grafik, çeşitli iklim uyarılarının yayınlanmasından ve iklim anlaşmaları müzakere edilmesinden bu yana bile fosil yakıtlar ve arazi kullanım değişikliğinden yani karbon yutak alanları olan ormanların, sulak alanların, meraların, turbalıkların yok edilmesinden kaynaklanan küresel CO2 emisyonlarının ne kadar hızlı ve istikrarlı bir şekilde arttığını göstermektedir (Şekil 5).

Şekil 5. Erişim Adresi: https://theconversation.com/climate-scientist-our-profession-is-letting-down-humanity-we-must-change-the-way-we-approach-the-climate-crisis-122479
Erişim Tarihi: 18/02/2026

Örneğin bu sene Amazonlar’ın kalbinde Belém şehrinde düzenlenen COP 30, ormanların korunması konusunda sembolik öneme sahip olmasına rağmen ormansızlaşmanın önlenmesi için bir yol haritası oluşturmaya dair çalışmalar karar metnine giremedi. Ormansızlaşmayı durdurma hedefi yeniden teyit edildi ancak, hedefe ulaşmayı sağlayacak yeni, bağlayıcı bir yol haritası veya mekanizma belirlenmedi. Aynı belirsizlik fosil yakıtlardan çıkış süreci için de söz konusu oldu ve bu iki önemli konu Antalya COP31’e ertelendi.

2026 yılında yapılacak bir sonraki iklim zirvesine (COP 31) Türkiye’nin ev sahipliği yapacağı Belém’de kesinleşti. Bu süreçte uluslararası müzakereler ise dünyanın en büyük kömür ihracatçısı olan Avustralya tarafından yürütülecek. Ev sahibi olarak COP31’in başkanlığını yapacak olan Türkiye de kömürden çıkış takvimi açıklamayan nadir ülkelerden biri.

İklim krizine dair küresel ölçekteki en üst siyasal karar alma alanı olan resmi COP zirvelerinde hükümetlerle şirketlerin yeşile boyamayla kapitalist sistemi sürdürme çabalarına karşı küresel halkların birlikte mücadele etme ihtiyacı ve kararlılığı giderek artmakta. İlk uluslararası mücadele 2009’da, Kopenhag COP15’e karşı KlimaForum adıyla yapıldı. Ardından 2021’de Glasgow’da COP26‘ya ve 2025’te Belem’de COP30′a karşı yapılan Halkların İklim Zirveleriyle mağdur halkların ve doğanın sesi daha fazla duyulmaya başlandı (3, 4, 5).

Bir kez daha kapitalist sistemin yarattığı eşitsizliklerden, adaletsizliklerden, ekolojik kırımlardan, doğanın kaynaklarının hoyratça kullanılmasından rahatsız olan küresel halklar, resmi müzakerelerde geri planda kalan toplumsal talepleri görünür kılmak ve tabandan gelen ortak bir iklim adaleti mücadelesi hattı oluşturmak için bu kez, 15–18 Kasım 2026’da COP31’in Ötesinde Halkların İklim Zirvesi’nde (HİZ), Antalya’da buluşacak (6).

Bu buluşmayı ulusal ve uluslararası düzeydeyaşam savunucuları,emek ve demokrasi grupları, başta kadın, LGBTİ+, hayvan ve insan hakları grupları olmak üzere STK’ler, yerel direniş grupları, ekoloji ve iklim aktivistleri, 1980’lerden bu yana hızı giderek artan maden, enerji ve inşaat faaliyetleri nedeniyle mülksüzleşen, savaş ve afetler nedeniyle zorunlu olarak göç etmek zorunda kalan gruplarla birlikte, yıkıma karşı hayatı birlikte örmek amacıyla başlayan HİZ çalışmalarına bu günlerde duyduğu, gördüğü, yaşadığı adaletsizliklere karşı “Ne yapabilirim?” sorusunu soran herkes davetli (7).

Naomi Klein’ın “Bizimki bir krizi diğer bütün hepsinden koparmanın mümkün olmadığı bir zaman. Hepsi birbirini pekiştirip derinleştirerek birleşmiş, sürünerek ilerleyen çok başlı bir canavar halini almış” deyişini Foti Benlisoy Yunan mitolojisinde geçen devasa, nefesi de kanı da zehirli, dokuz başlı su sürüngeni Hydra’ya benzetiyor (8). Parmaklarımızın ucuna, yatak odalarımıza yerleşmiş olan dünyada ve yaşadığımız coğrafyada olup bitenler, Klein’ın tanımını da Benlisoy’un analojisini de haklı çıkarıyor.

“Birbiriyle kesişen ve çakışan o kadar çok krizle karşı karşıya kalmış durumdayız ki, her birini ayrı ayrı çözme lüksüne sahip değiliz. Bütünleşmiş çözümlere, bir yandan karbon salınımını, büyük ölçüde aşağı çekerken diğer yandan çok sayıda düzgün ve sendikalı istihdam olanakları yaratan, madenciliğe dayalı mevcut ekonominin suistimal ve dışlamalarına en çok maruz kalanlara anlamlı bir adalet getiren çözümlere ihtiyaç var (9).” Klein birleşik çoklu krizlerle baş etmek için bütünleşmiş çözümlere ihtiyaç olduğu tespitiyle aslında topyekün bir mücadeleye de dikkat çekiyor. Gerçekten emek ve ekoloji mücadelesi kadar, gıda ve su hakkı üzerinden köylüler ile kentlilerin, güvenli ve sağlıklı yaşam hakkı için toplumsal cinsiyet temelli mücadeleler ile ekoloji mücadelesinin, gezegenimizin en önemli eşiklerinden biyolojik türlerin korunması ile hayvan hakları mücadelelerinin birlikte dayanışmayla genişlemesi, güçlenmesi gereken, hatta zorunlu hale geldiği bir dönemde yaşıyoruz.

Yaşadığımız bu çoklu krizler çağında çıkış yolları üzerine düşünürken “kriz”in etimolojisi umut verici bir anlam içeriyor; “Çincede “kriz” kelimesi biri tehlike diğeri fırsat anlamına gelen iki ideogramla temsil ediliyor. Yunancada “kriz” kelimesinin etimolojisi, bir seçim yapma gereğini ifade ediyor (10). Antalya COP31’e paralel olarak 15-18 Kasım tarihleri arasında düzenlenecek olan COP31’in ötesinde Halkların İklim Zirvesi, gezegenimizin kavşak noktasında topyekûn mücadele olanaklarıyla örülecek bir yolu seçme fırsatını veriyor.

Kaynaklar

  1. https://www.stockholmresilience.org/research/planetary-boundaries.html
  2. https://www.connect4climate.org/publication/trajectories-earth-system-anthropocene
  3. Belem raporu
  4. https://www.polenekoloji.org/cop30a-karsi-halklar-zirvesi-deklarasyonu/
  5. https://www.tipdunyasi.dr.tr/2022/02/cop26-ve-sonrasi-ne-oldu-ne-olacak-ne-yapmali/
  6. https://iklimadaletikoalisyonu.org/turkiyenin-cop31-ev-sahipligi-cozum-olmayan-iklim-politikalarini-mesrulastirma-girisimi/
  7. HİZ Katılım Bilgilendirme
  8. Benlisoy Foti, Kapitalist Kıyamet, Habitus Yayıncılık, 2021
  9. Klein Naomi, Yanıyoruz (Yeşil Yeni Düzen Üzerine Ateşli Fikirler), Doğan yayınları, Eylül 2021
  10. Lenoir Frédéric, Öngörülemeyen Bir Dünyada Yaşamak, İş Bankası Yayınları, Ağustos 2022

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Güvenlik Kodu * Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.