Dr. Şükrü Hatun ile Söyleşi: Bölgemizdeki Her Çocuğun Ölümünden Biz Sorumluyuz Gibi Yaşadık

Gündem

Söyleşi: Ayşe Uğurlu

Tıp Dünyası Dergisi’ne hoş geldiniz Şükrü Hocam. Siz hekimlik ve meslek örgütü çalışmalarında iz bırakan insanlardan birisiniz. Değerli bir bilim insanı ve akademisyen kimliğinizi ayrıca konuşacağız. Çeşitli yayın kuruluşlarında da alçak gönüllü bir dille yazdığınız yazılarla bizi bilgilendirirken, sorumluluklarımızı ve duyarlılıklarımızı da hissettirmeden vurguluyorsunuz. Böyle bir girişten sonra sizi tanımak isteriz. Öncelikle çocukluğunuzdan başlamak isterim. Nerede doğdunuz, nasıl bir ailede yaşadınız? Çocukluğunuz sizi nasıl etkiledi?

İnsan yaşamını on yıllık dönemler halinde anlamak, anlatmak mümkündür diye düşünürüm. Benim ilk on yılım (1959-69) tamamen bir köy çocuğu olarak geçti. Kütahya, Domaniç Aksu Köyü’nde doğdum. Oranın sokaklarında, avludaki kuzular, inekler ile dost olarak büyüdüm; papatya dolu tarlalarda kuzulara taç ördüm ve köyün en güzel yerine kurulu, bahçelere bakan iki sınıflı ilkokulda okudum. Çocukluğuma sanırım, köyde neredeyse doğanın bir parçası olarak geçen hayat, gökyüzü ve Domaniç ovasının enginliği, bütün seslerin ve belki de beni oluşturan her şeyin içime dolduğu zamanlar ve anamın dizinin dibinde, onun ve arkadaşı onlarca köy kadının sıcaklığı damgası vurdu.

Köylü olmak nasıl bir duygu Hocam? Çocukluğunuz, Köy Enstitülerinin kapatılmasından sonraki dönemlere denk geliyor. Eğitimin öneminin halen hissedildiği, köyler de dahil eşit, parasız bir eğitime ulaşmanın kolay olduğu, eğitimli, alanında iz bırakmış insanların ilkokulu köylerde okuduğu, eğitimde fırsat eşitsizliğinin henüz yaşanmadığı dönemler… Ne söylemek istersiniz?

Köyde kadınların arasında, onların sevgisi ile büyüdüm diyebilirim. Belki bu nedenle, hayatımın yörüngesinde, her sabah uyandığımda içimde oluşan dalgalarda, kendimce oluşturmaya çalıştığım öykümde en önemli yeri anam tutar ve çoğu insan için de böyle olduğunu düşünürüm. Köyde geçen çocukluğumda, anamla yakınlık ve doğa kadar, serpilip büyürken hissettiğim özgürlük ve enginlik duygusunun etkili olduğunu, baharda bütün bitkilerin, dere yolundaki kavak ağaçlarının, kirazların, hemen köyün yakınındaki ormandaki çiğdemlerin ve daha bin bir türlü şeyin canlanmasına eşlik ederek büyüdüğümü söyleyebilirim.

Köyümüzdeki tarlalarda anam ve babamla geçen zaman, onların sabah erken uyanıp tarlaya gitmesi, harman yerlerindeki yorgunluk ve arkasından gelen mutluluk, köyün hemen yanında derede yüzmek, köyün içindeki yollarda çember çevirmek, dere kenarındaki bir evde yaşayan ninemin evinde onunla olmak, onun radyosundan türküler dinlemek, kısa sürelerle de olsa hayvanlarımızı otlatmak, arkadaşlarla tarlaların kenarında yaktığımız ateşte mısır pişirmek, sevdiğim bir dut ağacının üstüne tüneyip hayallere dalmak, cami avlusundaki amcaların şefkati, köy ilkokuluna atanan öğretmenlerle gelen yenilik sevinci gibi bir çok şeyin bende iz bıraktığını, iz bırakmanın ötesinde beni oluşturduğunu söylemek isterim.

O zamanki ilkokulumuz küçüktü ama öğretmenlerin çok ilgili ve iyi olduğunu söyleyebilirim. Çocuklar güzel açan çiçekler gibidir; onların bize özenle ve genlerimizle getirdiğimiz potansiyellere saygı duyarak, destek olarak davrandığını hatırlıyorum. Benim Aksu Köyü’nden başlayan yolculuğum kıt imkanlara rağmen kendini geliştirme, bugünlere gelme yolculuğudur ve bunda o günlerdeki eğitim sisteminin rolü büyüktür. Ortaokulda okurken de iyi hocalardan ders aldım ve okulun küçük kütüphanesindeki Shakespeare kitaplarını o yaşlarda okuma imkânı buldum. Domaniç Ortaokulunda aldığım eğitim ile o zaman sadece Ankara’da olan Fen Lisesi’nin ilk aşama sınavını kazandım; ikincisini kazanamayınca bu kez parasız yatılı lise sınavını kazanarak Kütahya Lisesi’nde okudum.

Tıp Fakültesi yıllarından bahsedebilir miyiz? O dönem 12 Eylül öncesi ve sonrası dönemde tıp öğrencisisiniz? Ülkenin siyasi iklimi, bunun öğrenciliğinize yansıması konusunda ne söylersiniz? Meslek örgütlü çalışmalarınız var mı öğrenciliğinizde? Ankara Tabip Odası’nın öğrenci komisyonu gibi bir oluşum var mıydı örneğin?

Kütahya Lisesi’nde parasız yatılı okuduktan sonra 1976 yılında Hacettepe Tıp Fakültesi’ni kazandım. O zamanın politik ortamının etkileri liselere kadar ulaşıyordu ve birkaç arkadaşımla Lise 2’den itibaren politikleştiğimizi, gizli gizli Cumhuriyet Gazetesi okuduğumuzu (örneğin 1976’da Hacettepe’de öldürülen Nuray Erenler için Ceyhun Atuf Kansu’nun yazdığı şiiri Oktay Akbal’ın köşesinde okuyup çok etkilendiğimi hatırlarım), Yılmaz Güney’in “Arkadaş” filminden ve Melike Demirağ’ın söylediği şarkıdan çok etkilendiğimizi, korka korka yeni kurulan “Dev-Genç” ofisine gittiğimizi hatırlarım. Bir taraftan da çok çalışkan öğrenci kimliğimi koruyordum ve derslerim çok iyiydi ama lise ikincisi olduğum halde, okulun bitmesine kısa bir süre kala “Nazım Hikmet” okuduğum için disipline verilerek, ikinciliğim iptal edildi ve bu haksızlığın üzüntüsü hala içimde tazedir.

Hacettepe Tıp Fakültesi’nin kazandığımı bir pazartesi günü tarlalarda hayvanları otlatırken (ve Demirtaş Ceyhun’un Asya isimli romanını okurken) öğrendim ve o gün çok mutlu olduğumu ve yaşamımın değiştiğini anladığımı hatırlıyorum. Hacettepe Tıp’ta okurken 4 yıl merkez yurdunda kaldım ve zaten liseden belli bir politik görüşle geldiğim için, kendimi o dönemin şimdi nasıl bütün bunlar oldu dediğim atmosferi içinde buldum. O dönemdeki Tandoğan’dan başlayıp, Kurtuluş’ta biten bütün yürüyüşlere katıldım ve uzun bir süre belli bir siyasi grubun militanı olmadan aktif bir politik bir yaşam sürdürdüm. 1 Mayıs 1977’de ölümün kıyısında dönerek hayata devam ettim.

Okulumuz Sıhhiye semtindeki Zafer Çarşısına, Ankara Sanat Tiyatrosu’na yakındı ve hayatımda kitapların, orada seyrettiğim oyunların önemli bir yeri oldu. O dönemde THKP-C kelimesi, Mahirler, Denizler en çok duyduğum kelimelerdi ve bir gün Zafer Çarşısı’nda bir kitapçının kapısında asılı dergiler arasında kapağında “THKP-C Analizi-1 yazan bir dergiyi aldım ve o günden sonra hayatımda Birikim Dergisi ve Ömer Laçiner’in/Murat Belge’nin önemli bir yeri oldu.

Önce 16 Mart 1978 günü İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi önünde 7 öğrencinin ölümü, 41 öğrencinin de yaralanmasıyla sonuçlanan bombalı ve silahlı saldırıdan (16 Mart Katliamı), daha sonra 19-26 Aralık 1978’teki Maraş Katliamı’ndan çok etkilendim ve hayatımda politik atmosferin etkisi belirleyici olmaya başladı. Sanırım 1979’ta bir yurt baskınında içeri düştüm ve kısa bir süre Mamak’ta yattım. Daha sonra bir siyasi yapının içinde yer aldım ve 12 Eylül 1980’e doğru her şeyin hem çok hızlandığı hem de kaotik hale geldiği dönemi yaşadım.

Bütün o yıllarda ne yapıp ne edip sınıflarımı da geçmeyi başardım ve 1980’den sonra normal bir öğrenci olarak hayatımı sürdürdüm. O yıllarda tabip odası ile ilgilendiğimi hatırlamıyorum ama hocamız Nevzat Eren’in Ankara Tabip Odası Başkanı ve bizlere yakın olduğunu bilirdim. Bir kez de içeri (cezaevi) düştüğüm için yapılan okuldaki soruşturmada ifademi o almıştı ve benimle çok güzel konuşmuştu. Bu konuşmanın daha sonraki yıllarda tabip odalarına olan ilgim için bir köprü olduğunu söyleyebilirim.

1983 yılında tıp fakültesini bitiriyorsunuz. Zorunlu hizmet için görevinizi Adıyaman’da yapıyorsunuz. Burada koruyucu sağlık hizmetlerine yönelik önemli görevler üstleniyorsunuz. Bu konuda neler söylemek istersiniz? Nusret Fişek Hoca’nın öncülüğünde “224 sayılı Sağlık Hizmetlerinin Sosyalleştirilmesi Kanunu” ile sağlıkta sosyal devlet anlayışının tüm engellemelere rağmen sürdürülmeye çalışıldığı dönemden en dramatik haliyle vahşi kapitalizmin hüküm sürdüğü sağlıkta piyasalaşmaya geldiğimiz bu günlerde sağlık ocaklarından aile sağlığı merkezlerine giden yolun bir panoramasını çizebilir misiniz?

Hacettepe Tıp Fakültesi’nin bitirdikten sonra zorunlu hizmet için eşim Nazife ile Adıyaman’a gittik. Kurada Gerger Güngörmüş Köyü’nü çekmiştim ama daha sonra orada sağlık ocağı binası olmadığını öğrenince beni il merkezindeki açılması planlanan 2 nolu sağlık ocağını kurmak üzere görevlendirmişlerdi.

Bizler ilk zorunlu hizmete giden kuşaklardanız ve biraz Ferit Edgü’nün Hakkari’deki yedek subay öğretmenlik günlerini anlattığı “O” romanı karakteri gibi yaşamıştık o zamanları. Çalıştığımız yerler, oraların coğrafyası (ilk kez gördüğümüz Fırat Nehri ve sular altında kalmadan önceki Samsat mesela) ve insanları ile o kadar kaynaşmıştık ki ben doğduğum şehirden daha çok kendimi Adıyaman’a ait hissederek sürdürdüm daha sonraki yaşamımı.

Zorunlu hizmet kuşağının bu derinden etkilenmişlik halinin izlerini, senaryosunu Ercan Kesal’ın yazdığı “Bir Zamanlar Anadolu’da” filminde de görebilirsiniz. Zaman 12 Eylül sonrası, daha sonra Sırrı Süreyya Önder’in “Beynelminel” filminde anlattığı zamandı ve biz gittiğimizde hala Necabettin Ergenekon isimli sıkıyönetim komutanının zulmünün dumanı vardı kentin üzerinde.

Uzun süren bir yolculuktan sonra “Adıyaman, Nüfus 55.000” yazan tabelası bizi karşıladı ve kısa zamanda Adıyaman Merkez 2 Nolu Sağlık Ocağı’nı kurmak üzere göreve başladım. Benle beraber Zeki Kaya isimli tecrübeli bir sağlık memuru da çalışmaya başlamıştı. Onla birlikte önce izbe bir daireyi sağlık ocağı haline getirmeye çalıştık; sonra da hocamız Nevzat Eren’in istediği gibi (kitabı masamızın üzerinde dururdu) bir sağlık ocağı hizmeti sunmak üzere işe koyulduk. O, hemşire Nebahat Konu ve ebe Güngör Seyrek ile bütün evleri dolaşıp nüfus tespiti yaptık, sağlık evlerini çalışır duruma getirdik. Sağlık ocağının duvarlarına Dr. Çağatay Güler’in “Bir çocuk ölünce boğmacadan ya da kızamıktan/ Sorar vurur da camlara/ Gerekeni yaptınız mı/ Yaptınız mı gerekeni” şiirini astık ve sanki bölgemizdeki her çocuğun ölümünden biz sorumluyuz gibi yaşamaya başladık.

İlk elde ettiğimiz bilgilere göre bebek ölümlerinin en önemli nedeni ishaldi ve aileler ishalli çocuklara ne yapacağını bilmiyordu. O günlerde ishalde ağızdan sıvı tedavisi yavaş yavaş önem kazanıyordu ve Şimdi Nort Caroline Üniversitesinden emekli olan Dr. Ali Süha Çalıkoğlu ve Zeki Kaya ile önce Adıyaman kent merkezindeki, daha sonra bütün ildeki anneleri eğitmeye koyulduk. Tekel ve Sümerbank fabrikalarındaki kadınlara evde nasıl şekerli tuzlu hazırlayacaklarını anlattık; trafik polisi arabalarından uyarı anonsları yaptık; şehrin duvarlarına 12 Eylül’den sonra ilk kez afişler yapıştırdık; belediye hoparlöründen “Sayın anne ve babalar çocuğunuz ishal olduğunda…” diye başlayan metinler okuttuk; bütün sağlık ocağı hekimlerini toplayıp Ankara’dan gelen hocalarımızla ishal sempozyumu yaptık. O günlerde Hürriyet gazetesinin yerel muhabiri olarak çalışan ve çelebi kişiliği ile tanınan Fadıl Binzet bu çalışmalarımız haber yapardı ve Dr. İsmet Turanlı gibi uzun yıllar önce Almanya’ya göçmüş hekimlerden biz neler yapabiliriz diyen mektuplar alırdık.

Zeki Kaya ile ayrılmaz ikili olmuştuk ve 1985 aşı kampanyasının Adıyaman’daki sorumluluğunu birlikte yüklendik. O aşıların sağlıklı bir biçimde korunması ve taşınması işinden yani “soğuk zincirden” sorumluydu. Bel fıtığından rahatsız olmasına karşın Adıyaman’ın bütün köylerine birlikte aşı taşıdık; o kampanyanın başarılı olması, sağlık ocağımızın duvarına astığımız şiirdeki gibi “gerekeni yapmak” için gece geç saatlere kadar çalıştık. Kampanya biraz da onun enerjisiyle o kadar başarılı oldu ki yaptığımız aşı miktarı Adıyaman’daki toplam çocuk sayısından fazla çıktı ve biz %100’ü aşan aşılama oranı ile en başarılı iller arasına girdik.

Zorunlu hizmet günleri hayatımın en güzel günleri olarak anarım; bu hem oralardaki yaşamla kaynaşarak iyi hekimlik yapma heyecanından ve çok güzel arkadaşlıklardan kaynaklanır, hem de ilk kızım Kardelen’i büyüttüğümüz yıllar olmasından kaynaklanır. İnsanın sürekli sınanan bir yaşam yolculuğu var ve bizler o yıllarda kendi değerlerimize bağlı kalarak, coşku ile yaşamayı başardık ve sonra Ankara’ya içimiz dolu dolu olarak dönebildik.

Gelelim zorunlu hizmet sonrası Dr. Sami Ulus Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Hastanesindeki asistanlık günlerinize? Ankara’nın Altındağ ilçesi gibi çocuk yoksulluğunun da yoğun yaşadığı gecekondu bölgesinde hasta ve ailelerin profili ve sağlığın tüm belirleyicileri üzerinden nasıl bir yorum yapabilirsiniz? Bu durum sizin asistanlık eğitiminize nasıl yansıdı?

Çocuk hekimi olmaya karar verme sürecimde sanırım beni ilk olarak Hacettepe’de tıp pediatri stajı ve intörnlüğünde geçen zaman etkiledi. Hacettepe Çocuk Hastanesi’nin her biri bakımlı, coşkulu ve mutlu hocaları ile dolu mekanları beni çocuk hekimi olmaya yöneltti. Özellikle de sekizinci katta yapılan toplantılardaki tartışmalarda hekimlikten mutlu olma ve kendimi yüksek düzeyde gerçekleştirme imkânını hissettiğimi söyleyebilirim. Daha sonra Adıyaman’da ise hayatı değiştirmekle hekimlik arasındaki bağı ve eğer bu dünyada kendimi bir şeye adayacaksam, bunun çocuklar olması gerektiğini çok güçlü bir şekilde hissettim ve çocuk hekimi olma kararımı kesinleştirdim.

Çocuk hekimi olmaya karar verdikten sonra ilk hedefim Hacettepe Tıp Pediatri’yi kazanmak ve Hacettepe Çocuk Hastanesi’nde ihtisas yapmaktı. Bunun için var gücümle çalıştım. Hacettepe Pediatri’nin üç aşamalı sınavını kazandım. Bu sınavları kazanmak hayatımdaki önemli aşamalardandı. Artık zorunlu hizmetimi bitirip ihtisasa başlamayı beklemeye başladım. Günler, aylar geçti, zorunlu hizmetim bitti ama bir türlü Hacettepe’ye başlama yazım gelmedi. İçimde aksilik olduğu duygusu vardı. Yine de bekliyordum. Sonunda birçok yetenekli insanın yolunun kesilmesine neden olan güvenlik soruşturması engeline takıldığımı büyük üzüntüyle öğrendim. Hacettepe Tıp Pediatriye başlayamadım.  Bu haksızlık beni ve İmran Özalp gibi yakın olduğum hocalarımı üzdü. Bu kez “Devlet İhtisas Sınavını” kazanıp, Ankara Dr. Sami Ulus Çocuk Hastanesi’nde ihtisas yapmaya başladım.

Dr. Sami Ulus Çocuk Hastanesi, yanında Altındağ Tiyatrosu ve Zübeyde Hanım Doğum Evi’yle Ankara’nın ve Cumhuriyet’in güzel kurumlarından birisiydi. Anadolu’ya, yoksullara hizmet veren, çok çok fazla vaka görme imkânı olan bir hastanede, özgürlükçü bir ortamda eğitim gördüm. Arkadaşlarım aracılığıyla Hacettepe ile bağımı sürdürdüm. Mesela Hacettepe Pediatri’de baş asistan olan arkadaşım Dr. Ali Süha Çalıkoğlu aracılığıyla başasistan vizitlerine ara sıra katılma imkânı buldum. O dönemde “Pediatric Clinics of North America”yı keşfetmemiz eğitimimde önemli rol oynadı. O yeşil kaplı dergideki makaleleri öğrenme tutkusuyla okuyarak kendimizi yetiştirdik diyebilirim.

Bizim, yani 1980 öncesinin yaralarını ve tabi inançlarını, azmini taşıyan, 15-20 kişinin yolları, 1980’lerin ikinci yarısından itibaren bir şekilde Dr. Sami Ulus Çocuk Hastanesi’nde kesişmişti. Zaman, “Ne geçmiş tükendi ne yarınlar/Hayat yeniler bizleri/Geçse de yolumuz bozkırlardan/Denizlere çıkar sokaklar” zamanıydı. Arka balkonları Çinçin Bağları’nın yoksul gecekondularına bakan bu hastaneyi çok sevmiştik ve orayı evimiz gibi görmenin ötesinde içimizde çağıldayan ideallerimizin, gençliğimizin merkezi yapmıştık. Çocuk asistanlığı o yıllarda çok zordu ve bizler bir gecede 20 yenidoğana kan değişimi yapma, enfeksiyon servisinde 10’dan fazla menenjit yatırma gibi rekorlar kırardık. Çok çalışırdık, öğrenme tutkusu ile doluyduk, çok arkadaştık, çok severdik, çok mücadeleciydik, çok eğlenirdik, çok çoşkuluyduk, öğle aralarında Ertuğrul’un gitarı ile Joan Baez ve Yeni Türkü şarkıları söylerdik; en çok “Olmasa Mektubun” şarkısını severdik.

Yine o yıllarda asistanlara nöbet ücreti ödenmesi başta olmak üzere asistanların haklarıyla ilgili etkili mücadeleler yürüttüğümüzü de hatırlıyorum. Bizim kuşak, önceki kuşakların deneyimlerini geleceğe bağlayarak Dr. Sami Ulus ruhunun oluşmasına önemli bir katkıda bulundu. Şimdi birçoğu tıp fakültelerinde öğretim üyesi olan arkadaşlarım için hâlâ en önemli aidiyet Dr. Sami Ulus Çocuk Hastanesi’nde ihtisas yapmış olmaktır.

Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Endokrinoloji Bölümü’nde yan dal uzmanlık eğitimi yaptınız. Çocuk endokrinoloğu olarak yaptığınız çalışmaları sonra konuşalım. Ankara Tabip Odası (ATO) ve Türk Tabipleri Birliği (TTB) çalışmalarında etkin görevler aldınız. Öncelikle şunu sorayım. TTB öncesi ATO’da ne kadar süre ile yer aldınız? O dönemki meslek örgütlülüğü ile ilgili olarak ATO’dan doğru neler söylersiniz? Gruplar, klikler ne kadar etkili idi, iktidar mücadeleleri var mıydı? Bu durum ATO’nun yönetilme biçimine de yansıyor muydu? Olumlu ya da olumsuz eleştirileriniz var mı bu konuda? ATO’nun zarar gördüğü durumlar oldu mu?

Dr. Sami Ulus Çocuk Hastanesi’nde 1 yıl kadar başasistanlık yaptıktan sonra en yakın arkadaşım Dr. Ali Süha Çalıkoğlu’nun özendirmesi ve desteği ile 1991 yılında Hacettepe Çocuk Hastanesi’nde Çocuk Endokrinolojisi yan dal ihtisası yapmaya başladım. Tabip odası ile ilişkilerim ise daha önce başlamıştı ve yan dal yaparken hayatım TTB, ev ve Hacettepe olarak üçe bölünmüştü ama en büyük payın TTB’ye ait olduğunu söyleyebilirim.

Ankara Tabip Odası ile ilk ilişkim Nisan 1986 seçimleri için hazırlık yapan “Çağdaş Hekimler Grubu”nun çalışmalarına katılmamla başladı. Seçim sırasında arkadaşlarımın oy kullanmaya gelmesi için uğraştım ve daha sonra hayatlarımızın paralel seyredeceği Dr. Selim Ölçer ile ilk kez seçim çalışmaları sırasında yakınlaştım. Selim abinin Renault 12 marka arabasıyla sağdan soldan hekimlerin oy vermek üzere taşındığını ve onun gülüşüyle kendini gösteren sıcaklığının ilk andan itibaren beni etkilediğini hatırlıyorum. Seçimleri “Çağdaş Hekimler Gurubu”, yani biz kazanmıştık ve benim yavaş yavaş Ankara Tabip Odası günlerim başlıyordu.

Seçimden hemen sonraki günlerde yapılan “Genel Üye Toplantısı”da komisyonlar oluşturuldu ve ben de “Bülten Komisyonu”nda çalışmaya başladım. Bülten komisyonu çalışmaları ile Dr. Ata Soyer (Ata abi) ile yakından tanışmış oldum. 1986-1988 döneminin ilk yılından sonra grup içinde ayrılıklar oluşmaya başladı ve Dr. Taner Özbenli, Dr. Özen Aşut gibi arkadaşlarla Dr. Selim Ölçer ve Dr. Ata Soyer arasında giderek tırmanan tartışmalar yaşandı. Bu dönemde ben ve Hacettepe Tıp Fakültesi’den arkadaşlarım (Ali Süha Çalıkoğlu ve Dr. Haşmet Üner ilk aklıma gelenler) Selim Ölçer’den yana tavır almaya başladık. Bu tavır alışta odanın daha geniş spektrumlu bir bakış açısına sahip olması ve 12 Eylül öncesi kalıpları aşması gerektiğini düşünmemiz yanında Dr. Selim Ölçer ile giderek artan kişisel ilişkimizin de payı vardı. Onu her bakımdan kendimize yakın buluyorduk.

1988 yılı gerilimli başladı ve yaklaşan seçimler nedeniyle nasıl bir aday listesi ile seçime katılacağımız yavaş yavaş tartışılmaya başlandı. Bizler Selim Abi’nin de içinde olduğu bir liste oluşması için “tam saha pres” yapıyorduk. Sonuç vermeyen tartışmalar sonucunda “Çağdaş Hekimler Gurubu” listesi seçimlere üç-dört gün kala oluşturulabilmişti ve listede Dr. Selim Ölçer ve Dr. Ata Soyer de bulunuyordu. Onlarla Dr. Cengiz Kılıç, Dr. Cihat Diri, Dr. Aysel Ülker, Dr. Ali Gököz gibi isimlerin de yönetim kurulu listesinde olduğunu hatırlıyorum. Ben de son anda Büyük Kongre Delegesi listesine girmiştim. Seçim rahat bir şekilde kazanılmıştı ve bizim açımızdan hayatımızda yeni bir dönem başlıyordu: Artık hemen her gün Ankara Tabip Odası’nın Hanımeli Sokak’taki bürosundaydık ve orası ikinci evimiz olmuştu.

1988-1990 döneminde önce Etlik Kasalar’da o dönem çok ses getiren “Beyaz Yürüyüş”ü yapmıştık ve daha sonra ise bugünden baktığımda bile çok güçlü olduğunu düşündüğüm “Toplu Nöbet” eylemleri ile ülke çapında etkili olmuştuk. O dönemde bu eylemlerin planlanması, sloganları, tasarımı, her türlü koşturması için çok uğraştığımı ve hayatımdaki diğer görevlerimi ihmal ettiğimi hatırlıyorum. Bu eylemlerle birlikte o zaman hepimizin hocası Nusret Fişek’te simgelenen TTB MK ile aramızda giderek artan görüş farklılıkları oluştu ve bizler “Etkin Demokratik Türk Tabipleri Birliği” ismini verdiğimiz ve onca yıl sonra hala değerlerine bağlı kaldığım olduğum oluşumun gerek metinlerinin yazılması gerekse örgütlenme işlerinde Ata Abi ile çok yakın çalıştığımı, bazen anlaşamasak da beraberce çok büyük emek verdiğimizi hatırlıyorum.

Daha sonra bir TTB döneminiz, TTB genel sekreterliği ve Yüksek Onur Kurulu üyelikleriniz var. Dr. Selim Ölçer ve Dr. Mahmut Ortakaya ile ilgili yazılan kitaplardan ve çeşitli tanıklıklardan ulaştığım sonuç, siz bir dönem TTB’nin hafızasınız, diyebilirim. Birçok kişi ile yaşanmışlıklarınız, anılarınız var. O dönemki TTB’nin sağlık politikalarına bakış açısı, emek koyma biçimi, sivil toplum örgütü olarak bıraktığı iz ve yaptığı öncülük, o günlerden bugüne yarattığı aura konusunda neler söylemek istersiniz?

Benim dördüncü on yılımda (1989-1999), ikinci kızımın doğumu, yan dal ihtisası gibi önemli olaylar var ama bu dönemime şimdi bile nasıl bu kadar yoğun ve tutkulu yaşayabildik diye şaşırdığım, Ankara Tabip Odası’nda başlayarak, Türk Tabipleri Birliği içinde geçirdiğim yıllar damgasını vurdu diyebilirim.

Neredeyse ikinci evimiz gibi olan o binaların sigara dumanı dolu odalarında hayatımın ana figürü Dr. Selim Ölçer; Selim Abi’dir. Aslında zihnimde, kalbimde onun hemen yanında Füsun Sayek, Mahmut Ortakaya, Ata Soyer, Ali Süha Çalıkoğlu, Eriş Bilaloğlu, Okan Akhan, Metin Bakkalcı, Yasemin Gazioğlu, Sultan Çeçen gibi arkadaşlarım durur ve şimdi, bu satırları yazarken olduğu gibi gözlerim dolar. O yıllarda içinde birçok insanın olduğu, bir tür beraberce büyük bir halaya durduğu, sıra dışı bir topluluktuk ve beraber soluk alıp veriyorduk.

O dönemi, 1968 kuşağı ile bizim kuşağın buluşması, birlikte ve adını düşüne taşına, özene bezene “Etkin Demokratik Türk Tabipleri Birliği” koyduğumuz, etkisi 36 yıldır süren, harcında içtenlik, mücadele azmi, insanların dertlerine çare bulma isteği, demokratlık ve tabii iyi hekimlik olan bir hareketin en çoşkulu olduğu yıllar olarak hatırlıyorum. Ben de 1992-1994 döneminde Selim Abi’nin başkan, Füsun Abla’nın ikinci başkan olduğu dönemde genel sekreter olarak görev yapmıştım.

Selim Abili, Füsun Ablalı yıllarımız sadece eylem yılları değildi; sürekli tıp eğitiminden hasta haklarına, uzmanlık derneklerinin TTB çatısı altında bir araya gelmesinden güçlü bir barış insiyatifi oluşturmaya uzanan bir çizgide de etkili işler yapmıştık. Yine o dönemde yaptığımız en iyi işlerden birisinin Sürekli Tıp Eğitimi Dergisi’ni yayın hayatına başlatmak olduğunu söyleyebilirim Hala çıkan bu derginin ülkemizde birinci basamak hekimliğinin değer bulmasında önemli katkılarını olduğunu düşünüyorum ve derginin yaşaması için emek veren arkadaşlarıma çok teşekkür ederim.

Tabii bizim TTB yönetiminde olduğumuz zamanlar, 1990 yıllar diye bilinen ve Kürtlerin yaşadığı bölgede ve İstanbul’da faili meçhul cinayetlerin arttığı, kâbus yıllarıydı ve başta Selim Abi, Ata Abi ve Metin Bakkalcı olmak üzere üstümüze düşenleri var gücümüzle yapmaya çalışıyorduk. O dönemde çok tartıştığımız üzere “Etkin” ve “Demokratik (demokrat demek aslında)” kavramlarının bir bütün olduğunu ve ancak bu şekilde başarılı olabiliriz düşüncesi ile yan yana getirildiğini düşünüyorduk. O dönemde başta Diyarbakır olmak üzere, doğudaki tabip odalarının sorunlarını ve Kürt sorunu çerçevesindeki duyarlılıkları başka çalışmaları bir kenara itmeden TTB gündemine taşımayı başardık ve TTB’nin o zor yıllarda “demokrat” kalmasını sağlayabildik.

O yıllarda hayatımdaki en önemli insanlardan birisi, hiç kuşkusuz Diyarbakır Tabip Odası başkanı olarak tanıdığım Dr. Mahmut Ortakaya’dır. Hatırlanacağı gibi Saddam yönetimi bölgedeki Kürtlerin direnişini kırmak için 16 Mart 1988’de Halepçe’ye kimyasal silah atmış ve 5000’den çok insanın ölümüne neden olmuştu. O yılın Haziran ayında yapılan Türk Tabipleri Birliği Büyük Kongresi’nde Diyarbakır Tabip Odası başkanı Dr. Mahmut Ortakaya ve arkadaşları Halepçe katliamının kınanmasını isteyen bir önerge verdiler ama o yıllarda ölenlerin Kürt olduğunu söylemek bile tedirgin edici idi ve önerge bazı tabip odalarının çabaları ile az bir farkla reddedildi. O gün Dr. Ortakaya’nın bu önergeyi reddetmenin hekimliğe yakışmadığını anlatmak için çok çırpındığını ama sesini duyuramadığını hatırlıyorum. O gün akşam yemekte ona “Konuşmanızdan çok etkilendim. Nerelisininiz acaba?” diye sormam, onun da biraz sertçe “Anlamadın mı Halepçeliyim” demesiyle başlayan ilişkimiz, sonraki yıllarda derin bir yakınlığa dönüştü. İlk karşılaştığım zamandan beri Mahmut Abi ile hem dost olan hem de onun üzerine düşünen birisiyim. Onunla ilgili birkaç yazı yazdım; birçok yerde ondan bahsettim. Uzun yıllardır sanırım ayda en az bir kere ararım. O da her defasında bana “Gözlerinden öperim, aradığın için teşekkür ederim” der. Ben bu söz üzerine de düşünürüm. Yani bana niçin teşekkür ediyor diye. Oysa onun sesini duymak biraz da kendim için yaptığım bir şeydir ve onunla konuşunca şu dünyadaki yalnızlığım azalır.

Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesinde profesörlüğe kadar uzanan bir akademisyenlik sonrası şu an Koç Üniversitesinde öğretim üyesisiniz. Diyabetli çocuklarla ilgili çalışmalarınızla ülkemizde öncülük yapıyorsunuz. Bu çocukların sağlığı yanı sıra eğitim ve sosyal hayatlarının geliştirilmesi konusunda yaptığınız çalışmalar, çocuklar ve aileleri ile ilgili yazdığınız ve çevirdiğiniz eğitim kitapları, sağlığı tıbbileştirilmeye daraltmadan, sosyal belirleyicilerini de göz önüne alarak yaptığınız kıymetli çalışmalar… Ayrıca çocuk endokrin ve diyabet derneklerinde de çalışmalarınız var. Biraz da bunlardan konuşalım.

Biraz da Füsun Abla’nın özendirmesi (“Şükrü senin bir tıp fakültesinde hoca olman lazım” derdi hep) ile 1995’te Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne geldim ama TTB ile ilişkilerimi Füsun Abla’yı kaybedinceye kadar sürdürdüm. Bu şehre geldiğimizde İzmit biraz Behçet Aysan’ın şiirlerindeki gibiydi: Kocaman bir yalnızlıktır İzmit/ denize doğru gittikçe büyüyen/ saçak altlarındaki sessiz yağmur/ ve vardiya düdüklerinde keder. Biz de daha sonra çocuklarım ve bu şehirde kaybettiğimiz Nazife’ciğimizle birlikte biraz da bu yalnızlığı azaltmaya çalıştık diyebilirim. Çocuklarım bu şehirde büyüdü, okudu, büyük deprem sonrası günleri birlikte yaşadık ve ben bu şehrin güngörmüş, iyi insanlarına, onların çocuklarına hizmet ederek, onlarla dost olarak geçirdim buradaki günlerimi.

Kocaeli Üniversitesi’nde 2012-2015 yılları arasında dekanlık da yaptım ve bu kez “bilimsel/insancıl” hekimler yetiştirmek için var gücümle çalıştım. Bir dekan olarak öğrencilerime yakın olmayı, “demokrat ve bağımsız” bir duruş sergilemeyi, onlara mutlu ve iyi bir eğitim ortamı sağlamayı baş hedef olarak gördüm ve bunun için çalıştım. Öğrencilerimizin geri bildirimlerini ve katkılarını önemsedim ve zor zamanlarda onların desteği ile güç topladım. Daha sonra Koç Üniversitesi’nden aldığım davet ile 2016 yılında Koç Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne geldim ve o zamandan beri burada çok güzel bir ekiple, aynı coşku ile çalışmaya devam ediyorum.

Çocuk endokrinolojisi yan dal ihtisasımı bitirdiğimde beri hayatımda en büyük önceliği tip 1 diyabetli çocukların sağlığının geliştirilmesi, eğitimi ve haklarına verdiğimi söyleyebilirim. Uzun yıllar İznik’te Arkadaşım Diyabet Kamplarını düzenledim, Diyarbakır Diyabetli Çocuklar Kampı gibi etkinliklere destek oldum. Bu birikimleri sürdürmek için 2014 yılında “Diyabetli Çocuklar Vakfı”nı kurduk ve arkadaşlarımla birlikte çeşitli şehirlerde “Diyabetli Arkadaşım Toplantıları” düzenliyoruz.

Ekip olarak gelişmiş ülke standartlarında bir klinik hizmet vermenin yanı sıra, yukarıda belirtilen sorunların tümünü kuşatan etkin programlar yürütüyoruz. Bunların arasında arkadasimdiyabet.com sitesini, düzenlediğimiz kampları, yayımladığımız çok sayıda kitabı, Okulda Diyabet Programını, Arkadaşım Diyabet Karbonhidrat-Bolus Hesaplayıcı uygulamayı, ülke çapında güncel ve pratik önerilerin yaygınlaştırılması çalışmalarını, sensörlerin geri ödeme kapsamına alınması mücadelesini sayabiliriz.

Bütün bunların arasında 2018’den beri düzenlediğimiz “Arkadaşım Diyabet Aile Kampı”, yaptığımız en iyi işlerden birisidir. Her yıl iki dönem olarak yaptığımız kampa 154 çocuk dahil, aile üyeleri ile 480 kişi katılıyor ve en az 30 diyabetli çocuk ve ailesinin ücretsiz katılımını sağlıyoruz.

Ekip olarak, duvarsız klinik bakış açısıyla, çocukların en yüksek yararını gözeterek, onları sarıp sarmalayarak, “saatlerimizi çocuklara kurarak”, kariyer veya çıkar odaklı değil, misyon odaklı bir hekimlik/bilim insanlığı anlayışı ile çalışıyoruz.

Son olarak; ülkemizin politik, sosyal ve ekonomik iklimi ekseninde sağlık meslek örgütlerimiz tabip odaları ve TTB olarak neoliberal sağlık politikalarının yoğun etkisinde olduğumuz bugünlerde, meslek örgütlerinin görevlerinin önce hekim haklarını savunmak, hekimlerin mesleki sorunları ile uğraşmak olduğu ve sağlıktaki sorunların sağlık politikaları ile doğrudan ilgili olduğu dolayısıyla sağlığın fiziksel, ruhsal, sosyal ve siyasal iyilik hali olduğunu söyleyen iki farklı görüşün tartışılıyor olması durumunda siz ne söylemek istersiniz?

Günümüzde sağlık sektörü, ilaç ve tıbbi teknoloji endüstrilerini, özel sağlık kuruluşları ağlarını düşündüğümüzde büyük ölçüde piyasa dinamiklerinin güçlü etkisi altındadır. Özellikle de 1980’lerden sonra bu sektördeki birçok şirket, kar etmeyi ve pazar payını büyütmeyi öncelik olarak gören “finans kapitalizmi”ne göre yapılanmıştır. Bekleneceği gibi bütün bu dinamikler, “çıkar çatışması” kavramında ifade edilen, karmaşık olduğu kadar toplum sağlığı riskleri yaratan ve halkın hekimlere olan güvenini ve inancını bozan görünmez bir güce dönüşmüştür. Bu bağlamda Hipokrat andı günümüzde büyük ölçüde, tıp fakültesini bitirirken coşkuyla okunan, antik çağdan kalma bir edebi metin haline gelmiştir.

Böyle bir ortamda Türk Tabipleri Birliği’ne büyük görevler düşmektedir. En özet şekilde ifade etmek gerekirse tıp mesleği Hastamın sağlığı benim için her şeyden önce gelir” ilkesine dayanır. TTB’nin başta bu ilke olmak üzere, sağlık hizmetlerinin piyasa egemenliğine girmesine, yüzbinlerce hekim ve sağlık çalışanının emeğini değersizleştiren hastane yapılarına (5-10 dk arasındaki muayene süreleri ile hekimlik yapmak mümkün değildir) kararlı bir şekilde karşı durması gerekir.

Günümüzde politik olmayan, daha doğrusu siyaset kurumunun egemenlik kurmadığı hiçbir konu yoktur; bu nedenle Türk Tabipleri birliği, insanların dertlerine eğilen bir mücadele çizgisine sahip olmalı ve bunun için vulger olmadan tutarlı bir siyaset yapabilmelidir. Daha önce andığım “Beyaz Yürüyüş”te Nusret Hoca’nın “Hükümetler onları rahatsız edecek eylemler yapmadıkça bir adım atmıyorlar” sözünü hatırlatmak isterim. Bütün bunlar için ise Türk Tabipleri Birliği yönetimlerinin “Etkin Demokratik Türk Tabipleri Birliği” mirasına ve değerlerine sıkı sıkı sarılması gerektiğini düşünüyorum.

Eklemek istediğiniz bir şey var mı Şükrü Hocam?

Öncelikle beni tekrar Tıp Dünyası ile buluşturduğunuz için çok teşekkür ederim. Türk Tabipleri Birliği Genel Sekreteri olduğum 1992’de ilk ele aldığımız konulardan birisi Tıp Dünyası’nın yeni bir tasarıma ve içeriğe kavuşması idi ve bunu başarmıştık.

Bazı kitaplar Patikaların İyi Yanı’nı anlatsa da aslında herkesin bir ana hayat yolu vardır. Bu yolun taşları çocukluğumuzda döşeniyor ama bu uzun yolculuğun her aşamasında hayatımızı yeniden yapma, zenginleştirme, geliştirme, güzelleştirme ve tökezlemelerden sonra ayağa kalkma gayreti içinde oluyoruz.

Geriye dönüp baktığımda çocuk hekimi olmamın ve onlarla her gün zaman geçirmemin en önemli dayanağım, mutluluk kaynağım olduğunu görüyorum. Öte yandan bütün yaptıklarımı “bir eser yaratma” çabası olarak görüyorum ve buna ayrı bir değer veriyorum. En büyük armağanlarım ise “çocukların dostu olmak” ve onlara sevinçlerini paylaşacak kadar yakın olmak.

Sizin aracılığınızla bütün TTB emekçilerini, arkadaşlarımı, beni tanıyanları selamlamak isterim. Sevgilerimle.

Bu güzel söyleşi için çok teşekkür ederim.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Güvenlik Kodu * Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.