“Yarim keskin bıçak…”

Kültür-Sanat

Akın Yazıcı

Acil cerrahi nöbetindeydim hastanede; işim bitmiş gecenin geç saatleri sabahın ilk saatleriyle yer değiştirmeye yaklaşmıştı. El ayak çekilmiş, sessizdi kliniğin koridorları. Odama çekildim, ışığı açmadan yatağa uzandım. Yorgundum.

Kim bilir, uyurdum belki. Az sonra sessizlikte büyüyen tedirgin ayak sesleri, geldi kapının önünde durdu. İki kişiydiler. Birisi “çalsana kapıyı” dedi.

Öteki tedirgin, “lan bu askermiş, tersi b.k’muş, ya kızarsa…”

Sabahın bu erken saatinde nereden takıldıysa, birden aklıma geldi. Bir tavuk kesmek gerekliydi, eşim “hadi kesiver” dedi. Yıllar öncesiydi, cevabım, “ben tavuk kesemem” olmuştu.

Bakmıştı öylece inanmaz gözlerle, ben cerrahtım ya…

Lojmanda yeniydik, komşular eşime sormuşlar.

“Eşiniz cerrah galiba”

“Nereden anladınız?”

“Duruşundan”

Eski bir hastamın yıllar sonra rastladığım bir yazısında tarifim “genç ve sert askeri doktor.”

Yaptıkları işe bakarak çoğu kişi cerrahları sert, katı, gülmez, belki de biraz duygusuz insanlar olarak bilir. Çocukluğunda yaramaz, kedi kuyruğuna makara bağlayan, tavuk taşlayan, kuş vuran, kavgacı.

Oysa cerrah, ameliyat masasında sorumluluğunu üstlendiği hastası için yüreği titreyen ama, eli titremeyen birisidir. Her kanamada yüreği kanayan, her zorlukta kendisinin ve ailesinin yaşadığı zorlukları öteleyerek ona göğüs geren birisi; terlemek mi, bakın iki kürek kemiği arasına, bildiğin ter değildir o, bir kadim ustalığın domurcuklanan meslek namusundan damıtılmış alın teridir. Karar, bisturinin açtığı kesin, kanlı çizgide yaşamla ölüm arasına çekilmiş bir ince çizgi keskinliğidir.

Haramdır korku, cesaretin ödülüdür helalinden bir “eline sağlık” sıcaklığı.

Niye mi yazdım, bilmem ki; el titremem başladı ne zamandır, uykularım kaçık, sırtımda onmaz bir ağrı ameliyathanelerden kalma.

Bir ömür geçmiş cerrahi ile ortaklaşa geçen zamanın üstünden1969 yılından bu yana.

Bu meslekte paha biçilmez kazanımlarım oldu, insanlarla ilişki kurmayı, onları yakından tanımayı, acılarını paylaşmayı, sevinçlerine ortak olmayı öğrendim.

Ülkemin farklı coğrafyalarında, farklı yaşam tarzlarında birlikte yaşamanın getirisi bir anılar hazinesi biriktirdim.

Çaldıran’dan Rize’ye, Mesudiye Alucra’dan, Afyon’a, Bandırma’dan Van’a oradan Vize’ye, Ankara’dan başlayıp Erzincan’a, oradan Eskişehir ve sonunda İzmit’e uzanan bir ömür çizgisinde ameliyathanelerde dökülmüş alın terim ve bıraktığım gecelerim var uykuya hasret.

Gün oldu iç çamaşırlarıma kadar kan geçen ameliyatlara girdim. Gün oldu, normalde insanların katlanamayacağı kokulara dayanıp, vücut salgılarıyla kirlendim.

Yorulmadım ama, yüksünmedim de…

Gün oldu, çaresizlikten ameliyat masasında yitirdiğim bir hastanın acısı oturdu taş gibi yüreğime. Gün oldu kurtardığım bir bebeğin dünyalar değer gülümsemesi tazeledi beni.

Bu ülkede hekimliğin bütün iyi taraflarını ve onurunu da yaşadım, son yılların değişen değer ölçülerinde ve yozlaşmada ona saldırıların acısını ve dayanılmazlığını da.

Dayandım, çatlamadı sabır taşım.

İncindim, incitmedim.

“Giderlerse gitsinler” dendi kendime söylenmiş gibi incindim, “para sayma” becerisinde alışkın, hakaretamiz işleyen parmaklar onlarındı, bizim parmaklarımızdı acıya düğüm atan.

Gün oldu kızımın ameliyatına girdim, gün oldu annemin. Oğlumu hasta yatağında bırakıp gecenin kör bir saati hastane acilinin yoluna düştüm.

Ümitsizliğe hiç…

Erzincan’da genç bir kadını iki küçük çocukla yalnız bırakıp, nöbetlere, gece acillerine, Van depremine gittim günler boyu.

Hayatta en çok sorduğum soru neyin var, neren ağrıyor, oldu.

Oysa bu soruyu kimse bana sormadı.

Neren ağrıyor diye.

Olsun, zaten ben de kendi kendime sormadım.

Alıştık ağrıya, bir ömür geçti.

Geriye tatlı bir burukluk kaldı…

Fotoğraf: Erzincan’da bir ameliyattan

Bir zamanlar cerrahtık

Yıl 1973

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Güvenlik Kodu * Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.