Söz Uçmadı, Yazı Kaldı

Gündem

Ayşegül Tözeren

Ali Özyurt’a, hâlâ süren bir Haziran’dan

Ali Özyurt’la tanışmak, bir insanla değil, bir eşik hâliyle karşılaşmak gibiydi.

Yoğun bakımın o tuhaf zamanıyla: ne tam hayat ne tam ölüm olan; beklemenin, askıda kalmanın, müdahalenin ve vicdanın iç içe geçtiği bir zamanla.

Ali Özyurt, hekimdi.

Ama yalnızca teknik bilgiyle konuşanlardan değil; mesleğini bir etik sorumluluk alanı olarak yaşayanlardandı. Anestezi ve yoğun bakım, ona ölümle iç içe ama ölümü olağanlaştırmadan çalışmayı öğretmişti. Yaşatmakla uzatmak arasındaki çizgiyi her gün yeniden düşünüyordu. Bazen bir hastanın başında, bazen bir ülkenin hâlinde.

“Canlı ölüler yaratıyor muyuz?” sorusu onun için tıbbi bir sorgudan fazlasıydı.

Bu soru, neoliberalizmin hayatı paraya tahvil eden düzenine, savaşı bir ekran görüntüsüne indirgeyen küresel körlüğe, acıyı sayıya çeviren sisteme karşı bir itirazdı.

Ali Özyurt’un yazısı da hekimliği gibiydi:

Gösterişsiz, doğrudan, insanı merkeze alan. Acıyı yücelten değil, ondan kaçmayan; umudu sloganlaştırmayan ama ondan vazgeçmeyen bir dil.

Ve sonra Gezi geldi.

Ali Özyurt için Gezi, yalnızca gençlerin hikâyesi değildi; kendi kuşağının da yeniden sınandığı bir andı. 78 kuşağının ağır ideolojik yükleriyle, Gezi gençliğinin hafif ama kararlı özgürlük dili arasındaki farkı büyük bir dikkatle izledi.

Yargılamadan, romantize etmeden, öğrenerek.

Gezi günlerinde sokak sağlıkçısıydı.

Gazın, copun, TOMA’nın içinde; yaralıların başında eğilirken hekimliğin kamusal bir sorumluluk olduğunu bir kez daha hatırlattı. O günlerde sağlık, yalnızca bedenleri değil, dayanışmayı da ayakta tutuyordu.

Gezi onun için bir isyan olduğu kadar, bir kolektivizm deneyimiydi.

Gençlerin gözündeki parıltıyı yazarken, aslında kendi kuşağının kaybettiğini sandığı bir duyguyu yeniden bulduğunu da söylüyordu: umudu.

Gezi’den sonra kalan haziran günlerinde yaptığı karşılaştırmalar bir kuşak muhasebesiydi ama nostaljik değildi.

“Biz devrim derdik, onlar özgürlük,” derken bir eksiklikten değil, bir dönüşümden söz ediyordu.

Aklın yerini yüreğin, örgütün yerini ağın, sertliğin yerini temasın almasını küçümsemeden kayda geçiriyordu.

Ali Özyurt’un ölümüyle birlikte susan şey bir ses değildi yalnızca.

Bir hayal kurma biçimi eksildi.

Türk Tabipleri Birliği’nde başlattığı edebiyat matineleri, hekimliği dar bir uzmanlık alanından çıkarıp ortak bir düşünme ve iyileşme alanına dönüştürme çabasının ürünüydü. Edebiyat, onun için bir süs değil; nefes alma biçimiydi. Zor yıllarda, iyi hekimliğin aşındığı zamanlarda, edebiyatla tutunmayı seçmişti.

“Söz uçar, yazı kalır” bir kitap adı olmaktan çok, Ali Özyurt’un hayata bıraktığı bir ilkeydi.

Yazının kalıcılığına değil, yazının tanıklık etme gücüne inanıyordu.

Bugün geriye baktığımızda kalanlar şunlar:

Gezi’nin kolektif hafızasına düşülmüş notlar,

yoğun bakımın içinden yazılmış etik sorular,

mücadeleyi meslekle birleştiren bir hekimlik anlayışı,

ve hâlâ dolaşımda olan cümleler.

Bazı insanlar öldükten sonra da görev verir.

Ali Özyurt’un görevi sürüyor:

Hatırlatmak.

Gezi’yi, hekimliği, vicdanı ve yazının kolayca uçmadığını.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Güvenlik Kodu * Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.