Gurbette Hekim Olmak/Göç Hikayeleri: Birleşik Krallık’ta Sistemin Dışı Sizi, İçi Beni Yakar

Gündem

Son yıllarda başta hekimler olmak üzere sağlık emekçileri Türkiye’den göç ediyor. Özellikle genç ve nitelikli hekim arkadaşların başka bir ülkede “sıfırdan” bir hayata başlamak istemesi gerçek anlamda onların da istedikleri bir şey değil. Gittikleri ülkelere uyum sağlama konusunda çok zorlanıyor, yakınlarını, geçmişlerini, anılarını arkalarında bırakmak zorunda kalıyorlar. “Giderlerse gitsinler” tümcesinde vücut bulan bir yok sayılma, değersizleştirilmenin yanı sıra nitelikli insan yerine vasatlığın yüceltildiği, liyakat yerine kayırmacılığın baş tacı edildiği bir toplumsal düzen, sağlıkta piyasalaşma ile birlikte artan şiddet onları gitmek istemesinde en büyük etken. Hekimlerin göç etmelerinde ekonomik gerekçeler sonlarda yer alıyor. Aslında onlar yaşanmaz hale gelen bir toplumsal düzenden kaçıyorlar. Hekimler onurlu, insani mesleki koşullar ve güvenli bir gelecek hayalleri ile ülkeyi terk ediyorlar. Çok şey istemiyorlar.

Tıp Dünyası’nda bundan sonra hekim göçü ile ilgili hikayelere yer vermek istiyoruz.

Dr. Meltem Özkan Girgin
Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı

Birleşik Krallık’a taşınma kararımız ani olsa da yurtdışında yaşamayı çok sıklıkla düşünmüştüm. USMLE sınavlarına girmiş ama sonra fikir değiştirip Türkiye’de kadın doğum uzmanlığına başlamıştım. O kadar uzak bir coğrafyayı, aileye kolay ulaşamıyor oluşu kabul edememiştim. Şimdi bu kararın daha isabetli olduğuna kanaatindeyim. Annem çok yaşlı ve yalnız, ona yakın olmalıyım. Zaten 2021’de pasaportumun bir yıl boyunca elimde olmadığı vize uzatma surecimde olduğum için babamın cenazesine katılamamıştım.

Meslekten bağımsız olarak aileden uzakta yaşamak bu gibi güçlüklerle hayatı gölgeliyor. Ancak örneğin, benim hayatımda göç betondan kaçış, doğayla buluşma, çocuklarımın okula giderken geyik ailelerini kovalayabilmesi ihtimali, trafikte insanca seyir, markette sıramın çalınmaması, çocuklarım için stressiz bir ilk ve ortaokul zamanı demek. Yaşadığım şehir bu imkanları sunuyor; Reading, Londra’ya çok rahat tren seyahati ile 25 dakika. Günün hemen her saatinde sıkça tren var. Bir not düşeyim, doğanın içinde olduğumu hissettiğim bu şehrin sakinleri de konuşurken ah “İngiltere kırsalında yaşamak” diye iç geçiriyor. Umberto Eco bir romanında çeşitli milletlerin ortak özelliklerinden bahsederken Fransızlar için “Ne istediklerini bilmezler tek bildikleri ellerindekini istemedikleridir” diyordu. Bence bu genel geçer bir kural.

Birleşik Krallık’a taşındığım 2019 Aralık ayında COVID-19 pandemisi henüz başlıyordu. Geliş planımız eşimin iş kurması, çocukların okula başlaması sonrasında benim çalıştığım özel hastanede aralıklı çalışma sözü vererek İstanbul ve Londra arasında seyahat ederek bir yaşam kurmaktı. Pandemi ilk haftalarından bana bunun olamayacağını gösterdi. Hemen dil sınavı OET’yi, ardından şanslı bir biçimde pandemiye rağmen kısıtlı sayıda adayın sınav yeri bulabildiği bir dönemde tökezlemeden PLAB1 ve 2’yi geçip General Medical Council kaydımı yapmayı başardım. Sonra o ana kadar hiç düşünmediğim bir soru sormam gerekti. Ben bu özelliklerimle nerede çalışacaktım? Bilgili arkadaşlardan nasıl bir yol izleyebileceğimi öğrenmeye çalıştım. Bu anlamda Birleşik Krallık’ta kayıtlı doktorların kurduğu WhatsApp grubu her zaman ve çokça aydınlatıcı oldu.

COVID burada Türkiye’den daha rahat geçti. Zira ülkede, her yerde koca parklar (çocuk parkı değil binlerce metrekare) doğal veya yapay yeşil alanlar var. Pandeminin en kötü döneminde bile herkesin ikişer saat açık havada spor yapma hakkı oldu. Dolayısıyla ben ve çocuklarım sıklıkla dışarıdaydık. Bu arada devlet okullarında online eğitim çok geç başladı. Bu yüzden ben bir yandan kendi sınavlarıma çalışırken, bir yandan da iki ilkokul öğrencisi çocuğuma öğretmen oldum. O günleri yatak odamızda iki kişilik yatağın üzerinde benim ve çocukların çalışma materyalleri dağılmış olurdu. Kimi zaman güldüğümü kimi zaman kızdığımı, bazen de yorgunluktan sızdığımı hatırlıyorum. O dönemi pizza fırını kullanarak, hobisinde derinleşerek, kitap, film ve müzikle geçirenlere o kadar özendim ki…

Benden biraz daha önce gelmiş bir kadın doğumcu arkadaşım Kuzey Londra’da Türk bölgesinde bir klinikte çalışmaktaydı ve bana da o bölgede başka bir kliniğin varlığını söyledi. Hemen bir CV gönderdim, görüşmeler yaptım ve orada yarı zamanlı çalışmaya başladım. Bu düzenin hasta sayısının gittikçe artarak tam zamanlıya evrileceğini bekliyordum. 6 yılın sonunda bu anlamda düşündüğümün çok daha gerisinde olunca bu kez de İstanbul’da üç arkadaşımın muayenehanesinde bir ofis açtım. Her ay birkaç gün İstanbul’da hastalarımı görmeye karar verdim.

Objektif olmam gerekirse 50 yaş bir doktor olarak Birleşik Krallık’a gelmek için oldukça geç. Benim göç motivasyonum henüz çok genç olan iki çocuğum idi. Onlar açısından altı yılın sonunda arzuladığım kazanımları edindiğimi düşünüyorum. Gerçek şu ki; deneyimli bir kadın doğum uzmanı olarak ben Türkiye’de mesleğimi uygulama olanağı bulduğum kurumlardaki fiziksel lüksü bulamıyorum. Üstelik, geldiğiniz yerde ağırlığınız onca yıl mesleğinizi yaptığınız memleketinizle aynı olmuyor. Bu arada ülkenin ulusal sağlık sistemi olan National Health Services (NHS) hastanelerinde çalıştım. Part time kadrosuz çalıştığınız bu sisteme locum deniyor. Yani kabaca siz bir hastanenin kadrosunda olmaksızın ya hastanenin kendi kontak listesinden ya da sizin ilişkide olduğunuz locum ajansları aracılığı ile kısa süreli çalışabiliyorsunuz. Locum olarak hastanelerde yarım günlük shiftler alabilir, bunu düzenli hale getirebilir, hatta aylarca rutin staf kadrosunda gibi görev yapabilirsiniz. Yani sistem ihtiyaç duyduğunda personelini dışarıdan alımla tamamlayabiliyor. Bu esneklik güzel. Üstelik lokum ajanslarıyla iş bulduğunuzda saat başına aldığınız ücret bu hastanenin personeli olanlara göre daha fazla oluyor. Ancak şimdiki düşüncem NHS çalışma sisteminin benim için sürdürülebilir olmadığı yönünde. Kültür, mesleki uygulama kültürü oldukça zorlayıcı, fiziksel şartlar ağır. Bu yüzden kendi kariyerimi ancak özel kliniklerde şekillendirebileceğimi düşünüyorum ve böyle uyguluyorum.

Türkiye’deki tıp uygulamalarından farklı olarak NHS kurumu çalışanları N I CE yönergeleri doğrultusunda işlerini yaparlar. Hastanın semptom ya da tanısına dair yönergeler hekimin sınır ve sorumluluğunu belirler. Hekim temelde bu yönergeleri uygulamakla yükümlüdür ve bu durumda hastaya bir zarar gelse bile herhangi bir sorumluluk yüklenmez.

National Health Services ya da NHS İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra çok insancıl prensiplerle kurulmuş, bence mükemmel tasarlanmış bir sistem. Ancak son 15 yılda tıpla ilgili değişiklikleri yakalamak, uygulamak, vatandaşları yaşam konforu sağlamak anlamında oldukça yetersiz kalıyor. Birleşik Krallık vatandaşları sağlık hizmeti alırken -teşbihte hata olmaz- içine düştüğü küp yavaş yavaş ısıtılan kurbağa gibi farkında olmadan büyük kayıplara uğruyor. Ancak özellikleri geçmişe ve kurumlara saygı olan bu insanlar hiç de düşündüğünüz gibi şikayetçi olmuyorlar acilde 4, 8, 12, 16 saat bekleyen hastalar sonunda aldıkları küçük hizmetlerden memnuniyetle ayrılıyor, teşekkürlerini eksik etmiyor.

Sağlık hizmetlerinin popülist politikalarla yönetildiği ve bir yandan da toplumun özel sağlık kurumlarına adeta itildiği bir ülkeden gelen bizler, geciken doktor randevuları yanı sıra alıştığımız hizmetleri hemşire, ebe ve sağlık görevlilerinden aldığımız bu sistemde şaşkına dönüyoruz.

Tıp uygulamaları genellikle defansif; bir doktor hastaya ayırdığı zamandan daha fazlasını, hasta notları almaya bu notlarda hastayı güvenli olarak bilgilendirdiğini kanıtlamaya, konsültasyon mektupları yazmaya, yani formalitelere ayırıyor. Bu hem hizmet vereni hem de alanı oldukça mutsuz eden bir durum.

Ülkede tıp eğitimi oldukça pahalı, tıp eğitimini bitiren biri yaklaşık 75 bin Pound borçla başlıyor hayata. Bunu çalışmaya başladıktan sonra yıllar içerisinde, son ekonomik kararlarla artık faiziyle ödemek zorunda. İkinci büyük sorun, doktorların düşük ücretlerle çalışıyor olması. Maaşlar iyileştirilmediği için sürekli grevler oluyor, bu da zaten tıkalı olan sistemi daha da yüklü hale getiriyor. Pandemi ile birlikte yavaşlayan sağlık hizmetleri şu anda bekleyen 8 milyon hasta randevusu birikmesine neden oldu. Ve bu yük asla eritilemiyor.

Dışarıdan bakınca inanılır gibi gelmiyor belki ama sistem bir yandan da çalışanları aşırı yüklüyor. Özel hekimlik yapmakta ciddi sınırlar var. Öncelikle, özel hastane ve klinik sayısı çok az ve bunlar çoğu kez üst gelir grubuna hitap edecek şekilde pahalı. Özel tip hizmeti tabana yayılamıyor çünkü regülasyonlar çok ağır, pahalı ve süreçler yavaş isliyor.

Hekimlerin mesleki sorumluluk sigortası (özellikle sadece özel hekimlik yapıyorsanız ve örneğin kadın doğum gibi uzmanlık dallarında) oldukça yüksek, senede binlerce pound ödüyorsunuz.

Tıp fakültelerinden mezun olanlar sistemde kolay yol alamıyorlar. Uzmanlık veren iş olanakları (training jobs) günden güne azalıyor. 2024 istatistikleri açılan 12 bin 500 uzmanlık eğitimi kadrosuna karşılık yaklaşık 40 bin doktorun yarıştığı yönünde. Dünyanın her yerinden her yıl yaklaşık 10 bin kadar doktor bu kadroları almak umuduyla ülkeye göçüyor. Türkiye’den farklı olarak bir de uzmanlık eğitimi vermeyen kadrolar var, örneğin ilgi alanınız genel cerrahi ise çömez – orta kıdem asistanı gibi başlayıp hep o düzeyde kalabilirsiniz. Herkes uzman olmak zorunda değil ancak bu durumda uzman doktorların gözetiminde çalışabilirsiniz. Yazık ki bu kadrolar da sayıca çok az.

Başka ülkelerde tip eğitimi almış doktorların (IMG) durumu daha dezavantajlı; 2024 istatistikleri PLAB geçenlerin sadece yüzde 13’ünün istihdam edildiği yönünde. Ciddi bir doktor işsizliği demek bu.

Genç doktorların tekrarlayan grevleri yeterli hak kazanımı getirmiyor. İç karartıcı bu tablo, buradaki hekimlerin de kendilerine başka ülkelerde gelecek aramasına neden oluyor. Her yıl binlerce doktor Avustralya, Yeni Zelanda, Kanada ve Körfez ülkelerine gidiyor.

IMG’lerin NHS sisteminde işe alınmasında yakın zamanda başka bir dezavantaj ortaya çıktı. Uzmanlık eğitim kadroları yeni alınan kararla öncelikle Birleşik Krallık’ta tıp fakültesi mezunu adaylara verilecek. Bu düzenlemeyi tabip odası da destekliyor. Bunun dayanak noktası ülkede tıp eğitiminin çok yüksek maliyetinin oluşu. Ancak çalışan doktorların yüzde ellisinin IMG olduğu göz önüne alındığında bu kısıtlama yine büyük haksızlıklara gebe. Halbuki Birleşik Krallık’ta her yıl tıp fakülteleri sadece 12 bin 500 doktor mezun ediyor. Yakın geleceğin iş gücü olacak IMG doktorlar kariyer basamakları kısıtlanarak küstürülüyor.

Bu sistemin hiç iyi yani yok mu diyeceksiniz? Elbette var; kimse haftada 40 saatten fazla çalışmaya zorlanamaz. Mesai içinde, belli sayının üstünde hasta göremez. Bu, öncelikle güvenli meslek uygulaması sonra da çalışan sağlığı açısından öncelenen bir şart.

Hastanelerde ciddi bir kıdem baskısı olmaz, kimse rütbesini başkasına karşı avantaj olarak kullanamaz, emir kipiyle konuşamaz. Uzman doktorla çömez, ebe, hemşire, hasta bakıcı iş akışındaki yerleri belirli olduğu halde eşit şekilde muamele görürler.

Yıllık izinler dışında study leave denilen izinler vardır, bu sırada da ücretinizi almaya devam edersiniz.

Hastaneden yorgun argın da çıksanız evinizin yolunda dinlenebileceğiniz bir park, kafe veya pub bulabilir, keyif yapabilirsiniz. Yolda insanlarla sıkça selamlaşır, gülümsemeler alırsınız, kimse sizi itip kalkmaz, sırada hakkınıza tecavüz etmez, kişisel mesafeye son derece özen gösterilir. Elbette bunlar sizden de beklenir.

Sözün özü, “sistemin dışı sizi, içi beni yakar”, ancak toplamda bakıldığında, memleket hasretinin geçtiği birkaç yıldan sonra buradaki hayatım oradakine göre daha az stresli, öngörülebilir, yavaş ve huzurlu.

Fakat… Herkesin yurtdışında yeni bir yaşam arama nedeni, motivasyonu, kişisel beklentileri farklı, dayanıklılığı da öyle…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Güvenlik Kodu * Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.